Risale-i Nur diyor ki; "Aç bir aslan zaif bir yavrusunu kendi nefsine tercih ederek elde ettiği eti yemeyip yavrusuna vermesi, hem korkak tavuk, yavrusunu himaye için ite, aslana saldırması, hem incir ağacı, kendi çamur yiyerek yavrusu olan meyvelerine halis süt vermesi bilbedahe, nihayetsiz Rahîm, Kerîm, Şefîk bir zatın hesabıyla hareket ettiklerini kör olmayanlara gösteriyorlar..."
Her canlının annesi vardır. Bunların içinde annesinin kıymetini bilen, ona yardımcı olan sadece insandır. İnsan, evvela kendine yardımcı olmalıdır. Yani kötülüklerden kendini geri çekmeli, daha iyi bir hayat yaşamanın çarelerini aramalıdır. Ondan sonra insan olduğunu hatırlayarak annesinin kıymetini bilmelidir. Annesinin kıymetinin bilmek, maddi sahada değil, bir evladın annesinin elini öpmesi annesi için en büyük armağandır. Çünkü herkesin gönlü var. Evvela onu kazanmak lazım... Gönül, insanlardan bir şeyler bekler. Anne, evladından sadece, "Anneciğim, nasılsın, bir isteğin var mı?" sözünü bekler.
Bazen bir kelime, gönül binasını yapmaya yeter: Anneciğim!..
Sigara, Kitaplar ve Annem...
Mevlana ve Bediüzzaman Bir Transkritik
Mevlana’nın babası “Sultan ül ülema
Bahattin Veled’di. Anası ise türbesi
Karaman’da bulunan Mader Sultan’dı.
Baba kuvvetli bir şahsiyete sahip bir âlim ve şeyhtir. Mevlana ilk otuz yılda 1200-1231 arasında onun gölgesindedir. Belh, Afganistan’ın tanınmış şehirlerindendi. Türkçe ve Farsça birlikte konuşulurdu.
Bediüzzaman ise çocukluğunda Türkçe –Kürtçe – arapça belki farsça konuşulan bir muhitte büyüdü.
Bediüzzaman bir köylü ailesinden geliyordu, babası Sofu Mirza anası ise Nuriye hanımdı.Sofu Mirza tarladan dönerken hayvanlarının ağzını bağlar, çocuklarına başkalarının tarlalarından yenilen otlardan dolayı haram süt vermek istemez. Anası Nuriye Hanım’ın kucağında camdan dışarıyı seyrederken ileri yaşlardaki kâinat seyirlerini yapar ve gözü onlardan mana balları çıkarırdı.
Bediüzzaman daha buluğ çağından önce kimsenin şemsiyesi altına girmemiş, hayatının daha o yaşlarda hesabını kendi kendine yapan, medreselerdeki eğitim sistemini eleştiren, hocalarına başkaldıran, ama bir şeyler yapmak isteyen, kısa sürede bütün sıralı eğitimi aşıp beklenmedik bir noktaya gelen bir şahsiyettir.
'Hızır-İlyas' Buluşması 'Hıdırellez Bayramı' mı Olmuş?
Soru: Her sene yeşilliğin her tarafı kapladığı 6 Mayıs'tan itibaren "Hıdırellez Bayramı" kutlanmaktadır.
Bu bayramda insanlar ateşler yakıp üzerinden atlayarak zorlukları yeneceklerini, kısmetlerini bulacaklarını, içine girecekleri bir eve sahip olacaklarını ümit ederek dileklerde bulunmaktalar. Bu sıralarda bizim merak ettiğimiz konu da isimlerle ilgili olmaktadır. "Hıdırellez" ne demektir, bu bayramın bizimle ilgisi nereden gelmektedir?
Cevap: "Hıdırellez Bayramı" konusunda farklı ülkelerde farklı rivayetler söz konusudur. Ancak biz Hıdırellez kelimesine baktığımızda bu bayramın temelinde iki mübarek şahsiyetin bulunduğunu görüyoruz. Hızır ve İlyas Hazretleri. İşte bu iki mübarek şahsiyet Müslümanları ilgilendirmektedir. Şöyle ki:
Musa Aleyhisselam zamanında bir hükümdarın tek oğlu kendini dine hizmete adar, babasının hükümdarlığı, saltanatı oğlunu pek tatmin etmez. Hükümdarın oğlunun böylesine kendini dinî hizmetlere adaması, Rabb'imizin de hoşuna gider. Ona kerametler ihsan eder. Bu sebeple bu genç, irşat için gittiği yerlerde bastığı çorak topraklar, oturduğu kuru zeminler yemyeşil hale gelir, bahar çiçekleriyle bezenir. Arapçada yeşilin bir adı da (hazr) olduğundan çorak ve kuru yerlerin yeşillendiğini gören çevre halkı, 'buradan bastığı yerleri yeşillendiren genç geçmiştir' manasında 'buradan Hızır geçmiştir', diyerek bu gence Hızır adını verirler. Böylece Hızır adını alan genç bir ara çok merak ettiği İlyas Peygamber'le de buluşur. Halk bu buluşmaya "Hızır-İlyas buluşma günü" adını verir. Sonraları ise söylene söylene "Hızır-İlyas" isimleri Hıdırellez şekline dönüşerek söylene gelir. Tıpkı hoca merhumun, oğlunuzun adını Eyyüb koyarsanız dikkat edin, söylene söylene 'ip' kalır, demesi gibi olur. Hızır-İlyas adları da söylene söylene Hıdırellez şekline dönüşür. Böylece mayısın başında yeşilliğin iyice canlandığı devrede Hıdırellez Bayramı tarih boyunca kutlanarak günümüze kadar gelir.
Utanma Duygusunu Kaybeden, İnsani Değerini Kaybetmiş Olur!
Bazı vasıflar vardır ki, onda tüm insanlar ortaktırlar.
Utanma duygusu da tüm insanların ortak olduğu özel değerlerden biridir. Diğer varlıklarda utanma duygusu yoktur. Aşırıya kaçmayan utanma duygusu, insanın koruyucusu ve kurtarıcısıdır da.
Nitekim utanan insan bir yanlış yapacağı, bir günaha yöneleceği sırada hemen utanma duygusu onu sımsıcak sarar, bu yanlışı yaptığı takdirde önce Rabb'inin huzurunda, sonra da dostlarının yanında ne kadar sıkılıp mahcup olacağını, bilenlerin kendisini ne kadar ayıplayacağını düşünür, kızarır, bozarır, sonra da, utanacak duruma düşmektense bu yanlışı yapmamalıyım, diyerek vazgeçer.
Yani utanma duygusu onu yanlışlarından geri döndürüp vazgeçiren koruyucu bir duygu olur.
- Neden utanma duygusunda böyle koruyucu bir özellik ve güzellik vardır?
Utanma duygusunun kaynağı imanıdır da ondan. İmandan kaynaklanmaktadır utanma duygusu. Nitekim utangaçlığıyla bilinen gence bir yakını, bu kadar utangaç olma, biraz yırtıl, serpil... manalarına gelen tavsiyelerde bulunurken oradan geçmekte olan Efendimiz'in yaptığı şu ikaz da buna işaret eder. Buyurur ki:
-Dokunma utanan gence, utansın!. Çünkü utanma duygusu imandandır!.























