The Best bookmaker bet365 Bonus

Дървен материал от www.emsien3.com

Yazdır

Sabır

SABIR

وَاصْبِرْ وَمَا صَبْرُكَ اِلَّا بِاللّهِ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُ فى ضَيْقٍ مِمَّا يَمْكُرُونَ

NAHL/127: (Ey Peygamber!) Sabret! Sabrın da ancak Allah'ın yardımı iledir.  Onlardan dolayı üzülme! Kurdukları tuzaklardan telaş edip sıkıntıya düşme!

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدوةِ وَالْعَشِىِّ يُريدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُريدُ زينَةَ الْحَيوةِ الدُّنْيَا وَلَا  تُطِعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَويهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطًا

KEHF/ 28: Nefsince de, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Sen dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma.

قُلْ يَا عِبَادِ الَّذينَ امَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ لِلَّذينَ اَحْسَنُوا فى هذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَاَرْضُ اللّهِ وَاسِعَةٌ اِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ اَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ

ZÜMER/ 10: Ey Muhammed! Tarafımdan söyle: "Ey iman eden kullarım! Rabbinizden korkun. Bu dünyada güzellik yapanlara bir güzellik vardır. Allah'ın yeryüzü geniştir. Ancak sabredenlere mükafatları hesapsız ödenecektir."

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَىْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرينَ

BAKARA/155: Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!

اَلَّذينَ اِذَا اَصَابَتْهُمْ مُصيبَةٌ قَالُوا اِنَّا لِلّهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ

BAKARA/156: Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: "Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz." derler.

جَعَلْنَا مَنْسَكًا لِيَذْكُرُوا اسْمَ اللّهِ عَلى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهيمَةِ الْاَنْعَامِ اَلَّذينَ اِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَالصَّابِرينَ عَلى مَا اَصَابَهُمْ وَالْمُقيمِى الصَّلوةِ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

HAC/ 35: Ki Allah anıldığı  vakit onların kalpleri titrer. Onlar başlarına gelene sabreden, namaz kılan kimselerdir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.

HADİS…

*  Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), (ölen) çocuğu için ağlamakta olan bir kadına rastlamıştı:     "Allah'tan kork ve sabret!" buyurdu: Kadın (ızdırabından kendisine hitab edenin kim olduğuna bile bakmadan):     "Benim başıma gelenden sana ne?'' dedi.

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) uzaklaşınca, kadına:     "Bu Resulullah idi!'' dendi. Bunun üzerine, kadın çocuğun ölümü kadar da   söylediği sözden dolayı (utanıp) üzüldü. (Özür dilemek için) doğru aleyhissalâtu vesselâmın kapısına koştu: Ama kapıda bekleyen kapıcılar görmedi, doğrudan huzuruna çıktı ve:    "Ey Allah'ın Resulü, (o yakışıksız sözü) sizi tanımadan sarfettim (bağışlayın!)" dedi.

Aleyhissalâtu vesselam:     "Makbul sabır, musibetle karşılaştığın ilk andakidir" buyurdu."

*  Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı şunları söylerken işittim:    "Kendisine bir musibet gelen müslüman Allah'ın emrettiği: "İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci'ün, allahümme ecirni fi musibeti vahluf li hayran minhâ. "Biz Allah'ınız ve ancak O'na döneceğiz. Bana bu musibetim için ücret ver. Ve bana bunun arkasından daha hayırlısını ver'' derse Allah o musibeti alır ve mutlaka daha hayırlısını verir."

*    Ebu Sinân anlatıyor: "Oğlum Sinan'ı defnettiğimde kabrin kenarında Ebu Talha el-Havlani oturuyordu. Defin işinden çıkınca bana:     "Sana müjde vermeyeyim mi?'' dedi. Ben:     "Tabii, söyle!'' dedim.     "Ebu Musa el-Eş'ari (radıyallahu anh) bana anlattı'' diye söze başlayıp Resulullah'ın şu sözlerini nakletti:    "Bir kulun çocuğu ölürse, Allah meleklere şöyle söyler:    "Kulumun çocuğunu kabzettiniz mi?"    "Evet" derler.    "Yani kalbinin meyvesini elinden mi aldınız?'' Melekler yine:    "Evet" derler. Allah tekrar sorar:

"Kulum (bu esnâda) ne dedi?''    "Sana hamdetti ve istircâda bulundu'' derler. Bunun üzerine Allah Teâla hazretleri şöyle emreder:     "Öyleyse, kulum için cennette bir köşk inşa edin ve bunu Beytu'l-hamd (hamd evi) diye isimlendirin.''

*   Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Teâla hazretleri şöyle demiştir: "Ben kimin iki sevdiğini almışsam ve o da sevabını umarak sabretmişse, ona cennet dışında bir mükafaat vermeye razı olmam.''

Buhari deki  ibare şöyle: "Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "Allah Teâla hazretleri buyurdu ki: "Ben kulumu iki sevdiğiyle imtihan edersem o da sabır gösterir (ve sevap umarsa) onlara bedel cenneti veririm.'' (Buradaki "iki sevdiği'' ile gözlerini kastediyor.'' Doğruyu Allah bilir.")  Buhari,

*  Atâ İbnu Ebi Rabâh rahimehullah anlatıyor: "İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) bana:     "Sana cennet ehlinden bir kadın göstermeyeyim mi?'' dedi. Ben de: "Evet göster!'' dedim.    "İşte dedi, şu siyah kadın var ya, o, Resulullah'a gelip: "Ben saralıyım, (nöbet gelince) üstümü başımı açıyorum, Allah'a benim için dua ediver (hastalıktan kurtulayım)'' dedi.

Aleyhissalâtu vesselâm; "Dilersen sabret, sana cennet verilsin, dilersen sana şifa vermesi için Allah'a dua edivereyim'' dedi. Kadın: "Öyleyse sabredeceğim, ancak üstümü başımı açmamam için dua ediver'' dedi. Resulullah da ona öyle dua etti.''

*  Atâ İbnu Yesâr rahimehullah anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kul hastalandığı zaman Allah Teâlâ hazretleri ona iki melek gönderir ve onlara: "Gidin bakın, kulum yardımcılarına ne diyor bir dinleyin!" der. Eğer O kul, melekler geldiği zaman Allah'a hamdediyor ve senalarda bulunuyor ise, onlar bunu, her şeyi en iyi bilmekte olan Allah'a yükseltirler.

Allah Teâla hazretleri, bunun üzerine şöyle buyurur: "Kulumun ruhunu kabzedersem; onu cennete koymam kulumun benim üzerimdeki hakkı olmuştur. Şâyet şifâ verirsem, onun etini daha hayırlı bir etle, kanını daha hayırlı bir kanla değiştirmem ve günahlarını da affetmem üzerimde hakkı otmuştur.''

*  Habbab İbnu'l-Eret (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselâm) Kâ'be'nin gölgesinde‚ bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip (müşriklerin yaptıklarından) şikâyette bulunduk:     "Bize yardım etmiyor musun, bize dua etmiyor musun?'' dedik.

Şu cevabı verdi:     "Sizden. önce öyleleri vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı, demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar onları  dininden çeviremiyordu. Allah'a kasem olsun Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindimi San'a'dan kalkıp Hadramevt'e kadar gidecek, Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz."

*  Üsâme İbnu Zeyd (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kızı (Zeyneb), babasına birisini göndererek "Oğlum ölmek üzere, son nefesini verirken yanında hazır ol'' diye rica etti. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm); adamı geri çevirirken:    "Selamımı söyle ve şunu hatırlat: Alan da Allah'tır, veren de Allah'tır. Her şeyin O'nun yanında muayyen bir eceli vardır. Sabretsin ve Allah'ın (sabredenlere vereceği) mükâfaatı düşünsün!''

* Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ebu Talha'nın bir oğlu hastalandı. Sonunda Ebu Talha evde yokken vefat etti. Çocuğun öldüğünü bilmiyordu. Hanımı, çocuğun öldüğünü görünce, (çocuğun defni için gerekli) hazırlığı yaptı, onu evin bir kenarına koydu. Ebu Talha (akşam olup)eve gelince: "Çocuk nasıl oldu?" diye sordu. Hanımı, "Sükûnete erdi, istirahate kavuşmuş olmasını umarım" (diye yuvarlak bir) cevapta bulundu. Ebu Talha hanımının doğru söylediğini zannetti.

Sonra hanımı, akşam yemeğini getirdi. Yatağını hazırladı. (Sonra kocası için süslendi. Ebu Talha temasta bulundu.) Sabah olunca Ebu Talha gusletti. Evden çıkacağı zaman hanımı çocuğun ölümünü haber verdi. Ebu Talha, Resulullah aleyhissalatu vesselam'la sabah namazı kıldı. Sonra kadının yaptığını bir bir anlattı. Resulullah aleyhissalatu vesselam:     "Allah gecenizi hakkınızda mübarek kılmış olsun" buyurdular. Sonra onlara (Allah Teâla Hazretleri) dokuz evlat verdi, hepsi de Kur'an'ı okudular."

*  Kâsım İbnu Muhammed anlatıyor: "Hanımım vefat etmişti. Bana, Muhammed İbnu Ka'b el-Kurazi, ta'ziye (baş sağlığı dilemek) maksadıyla uğradı. Ve şunu anlattı:     "Beni İsrail'de fakih, alim, abid, gayretli bir adam vardı. Onun çok sevdiği karısı vefat etmişti. Onun ölümüne adam çok üzüldü, öyle ki, bir odaya çekilip kapıyı arkadan kapattı, yalnızlığa çekildi, kimse yanına giremedi. Onun bu halini, Beni İsrail'den bir kadın işitti. Yanına gelip: "Benim onunla bir meselem var, kendisine bizat sormam lazım" dedi. Halk oradan çekildi. Kadın kapıda kalıp:     "Mutlaka görüşmem lazım" dedi.

Birisi adama seslendi:     "Burada bir kadın var, senden birşeyler sormak istiyor, "mutlaka bizzat görüşmem lazım, bizzat sormam lazım" diyor. Herkes gitti kapıda sadece o kadın var ve ayrılmıyor." İçerdeki adam:     "O'na müsaade edin gelsin" dedi. Kadın yanına girdi. Ve:     "Sana bir şey sormak için geldim" dedi. Adam:     "Nedir o?" deyince, kadın anlattı:     "Ben komşumdan iâreten bir gerdanlık almıştım. Onu bir müddet takındım ve iâreten kullandım. Sonra onu benden geri istediler. Bunu onlara geri vereyim mi?" Adam:     "Evet, vallahi vermelisin!" dedi. Kadın:     "Ama o epey bir zaman benim yanımda kaldı. (Onu çok da sevdim)" dedi. Adam:     "Bu hal senin, kolyeyi onlara iâde etmeni daha çok haklı kılıyor, zira onu iare edeli çok zaman olmuş" demişti(ki, bu cevabı bekleyen kadın) atıldı:     "Allah iyiliğini versin! Sen Allah'ın sana önce iâre edip, sonra senden geri aldığı şeye mi üzülüyorsun? O, verdiği şeye senden daha çok hak sahibi değil mi?" dedi. Adam bu nasihat üzerine içinde bulunduğu duruma baktı (ve kendine geldi). Böylece Allah, kadının sözlerinden adamın istifade etmesini sağladı."

*  Ebu Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "İşittiği şeyin verdiği ezaya aziz ve celil olan Allah'tan daha sabırlı kimse yoktur. Çünkü O'na şirk koşulur, evladlar nisbet edilir. O, yine de onlara afiyet ve rızık vermeye devam eder."

*  İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Ben, peygamberlerden (aleyhimüsselam) birinin acıklı bir hikayesini anlatmış olan Resulullah aleyhissalatu vesselam'ı şu anda sanki tekrar seyrediyor gibiyim. Demişti ki: "Kavmi ona şiddetle vurup yaralamıştı. O hem akan kanlarını siliyor, hem de: "Allahım, kavmimi mağfiret et, çünkü onlar bilmiyorlar" demişti."

*  Abdurrahman İbnu'l-Kasım anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Benim (yokluğumdan hasıl olan) musibet, müslümanları musibetlerinde teselli etmelidir." Bir başka rivayette şöyle denmiştir: "Kim bir musibete uğrarsa, benim yokluğum sebebiyle maruz kaldığı musibetini hatırlasın. Çünkü bu, en büyük musibettir."

*  Yahya İbnu Vessab, Resulullah aleyhissalatu vesselam'ın Ashabından bir yaşlıdan naklediyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "İnsanlara karışıp onların ezalarına katlanan müslüman, onlara karışmayıp, ezalarına katlanmayandan hayırlıdır."

PIRLANTA SERİSİ…

Buhârî ve Müslim müttefikan şu hadîsi naklederler: “Sabır ilk toslamada olandır.”

Sabrın Çeşitleri

Musibete karşı sabır, günahlara karşı direnmede sabır ve ibadet üzere ısrarda sabır...

Hergün beş vakit namaz, senede en az bir ay oruç, muayyen miktarda zekat ve kulluğa müteallik diğer bütün emirler, ancak sabırla yerine getirilebilir. Bunlar, insan ömrünü disipline eder ve ötelere göre bir boya çalar. Böyle bir hayat, bütünüyle nuranilik çizgisinde geçer; ömür bereketlenir ve cenneti semere verir. Onun için insan, dişini sıkacak, ibadetler üzerine sabredecek, ve böylece hayatını ışıl ışıl nurlandıracaktır.

Sabır kelimesiyle “Sabir otu” aynı kökten gelen kelimelerdir. Sabir otunun zehir gibi acı olduğu söylenir. Tıbta ilaç sanayiinde de kullanılmaktır. İşte sabır, bu sabir otunu yutmak kadar acıdır. Ancak bu acılık, işin başlangıcı itibariyledir. Neticesi her zaman tatlı olmuştur.

Durum Değiştirmek

Sabretme, dişini sıkma, dayanma, metanet gösterme, sarsılmama, irkilmeme, irade felcine uğramama, hergün zehir-zemberek hâdiseleri sineye çekme ve dayanma elbette kolay bir iş değildir. Ancak, bütün bunlar ilk musibet şoku anında yapılmalıdır. Çünkü, yer değiştirme, başka bir vaziyete intikal etme, psikolojik olarak her zaman insanın ruh haletinde değişiklik hasıl eder ve onu sarsan hâdiseleri unutturur.

Diyelim ki, başımıza bir musibet geldi. İlk bakışta, bu musibete dayanabilmemiz mümkün değil gibi... Hemen bu şoku atlatmanın çaresine bakmalıyız. Bu da ya bulunduğumuz durumu değiştirerek ki, ayakta isek oturarak, oturuyorsak yatarak veya yapmakta olduğumuz işin keyfiyetini değiştirerek; meselâ, abdest alarak, namaz kılarak veya en azından konuştuğumuz mevzudan uzaklaşarak.. veyahut da bulunduğumuz mekandan ayrılarak, başka bir atmosfere sığınmakla olur. Bazan da bir nebze uyumak, şoku atlatmamıza yetebilir. Hangi şekilde olursa olsun, hâl, durum veya mekanda yapılan bu değişiklikler, şokun tesirini kırar ve tahammül edilemez gibi görünen musibeti az dahi olsa hafifletir.

Sabır, ibadetlere devam etme hususunda da çok lüzumludur. İlk anda, yeni namaza başlayan bir insan için, bu ibadet çok ağır gelebilir; fakat biraz sabreder de ruhu namazla bütünleşirse, artık bir vakit namazı kılamama, o insan için dünyanın en büyük ızdırabı haline gelir. Oruç, zekat, hac gibi ibadetler için de aynı şeyleri söylemek mümkündür.

Düşünün ki, hac gibi meşakkatli bir ibadeti, bir kere ifâ edenler, her sene gitmek için âdeta kendilerini yerler. Hatta bazan konulan tahdid, onları çılgına çevirir. Bu denli ibadet sevgisi bir bakıma onun ilk ağırlık şokunu atlatması demektir. Bu hemen bütün ibadetlerde de böyledir.

İnsan, harama karşı da aynı sabırla mukabele etmelidir. Günah ilk tosladığında gösterilecek mukavemet, ondan gelecek kötü şerareleri kırar, insan da o şoku böylece atlatmış olur. Onun içindir ki Efendimiz, Hz. Ali’ye “ilk bakış lehine gerisi aleyhine” 296 buyurmaktadır. Yani, insanın gözü günaha kayabilir. Ama o, hemen gözünü kapar, yüzünü çevirirse, bu onun için günah olarak yazılmaz. Hatta harama bakmadığı için kendisine sevap bile yazılabilir. Fakat ikinci ve daha sonraki bakışlar, zehirli birer ok gibi insanın kalbine ve ruhuna saplanır, insanın hayalinde bulantılar meydana getirir.. iradesi manevî gerilimini kaybeder. Zira her harama bakış, bir yönüyle harama girme yollarını kolaylaştıran birer davetiye hükmündedir. Dolayısıyla da her bakış, bir başka bakışı davet eder.. artık o insan, harama yelken açar ve dönüşü çok zor bir yolculuğa açılır. İşte bu duruma gelmeden, haramın ilk tosladığı anda, sabredip haramdan yüz çevirme, harama karşı gözlerini yumma, Allah Rasûlü’nün bize tavsiye ettiği altın öğütlerdendir.

Epiktetos’un bir sözü vardır: “Fena hülyalar, seni hayallerinde yakalayınca, ilk fırsatta hemen uzaklaşmaya çalış. Sonra götürüldüğün yerden geriye dönemezsin” der. Onun bu ifadesi de ilham yüklüdür. Eğer, Allah Rasûlü’nden sonra yaşamış olsaydı, mutlaka ilhamını Allah Rasûlü’nden aldığını söyleyebilirdik...

İnsan, harama karşı böyle davrana davrana, bu onda bir huy, bir karakter haline gelir. Zira, yaptığı egzersizlerle kalbinde hasıl olan imanın nuru, cehennemden bir kıvılcım durumunda olan günahlara karşı âdeta bir sütre olur. Öyle ki artık harama bakmama, onun asıl ve fıtrî davranışları arasına girer. Aksi bir durum aklına gelse, hemen parmağını, gönül peteğindeki iman balına batırır ve bu sağlam mülâhaza sayesinde tattığı aşkın tadıyla kendini bu manevî atmosferden uzaklaştıran her şeyden kaçar. Bu durumda olan bir insanın, iradî olarak günaha girmesi pek düşünülemez.

Her musibetin kendine göre bir şoku vardır. O atlatıldığı zaman, musibet rahmete, elemler lezzete, dertler de zevke inkılâb eder... Böyle bir sînede artık ızdırap dinmiş, yerini de sonsuz bir neşeye terk etmiştir. Ancak bütün bunlar, ilk şok anının başarıyla atlatılmasına bağlıdır. Bu kadar tafsilatlı, derin bir mevzuyu Allah Rasulü, sadece dört kelime ile ifade buyurmaktadır. “Sabır, ilk toslama anında olandır.”[1]

Soru: Yapılan hizmetlerde her şeyin ilahî inayet endeksli olduğunu her fırsatta anlatıyor; İlahî inayeti celbin vesilesi olarak da Kur’ân’ın, “sabır” ve “salâtı” (namaz) tavsiye ettiğini beyan ediyorsunuz. “Sabır” ve “salât” nasıl ve ne şekilde hayatımıza hakim olmalı ki, Kur’ân’ın emrini yerine getirmiş olalım?

…Bizim bu türlü küçük meselelerde dahi meydana gelen hadiselere, iradelerimize dayanarak sahip çıkmak ne kadar garip ve yanlış ise; “hizmet” gibi çok önemli bir meselede, davranışlarımıza terettüb eden neticelere sahip çıkmamız da, o ölçüde, hatta daha da fazla garip ve yanlıştır. Çünkü, yeme-içme meselesinde sistem bellidir. Fakat, insanların kalbine imanı koyma, hatta onların imanlarını şahlandırma ve coşturma gibi meseleler, fizik dünyanın ötesinde cereyan eden öyle enteresan, öyle gizli ve öyle büyülü hadiselerdir ki, insanın bunlarda dahlinin olduğunu iddia etmesi mümkün değildir.

Bizim hizmetimiz, inayet eksenli fakat iman hedefli bir hizmettir. Bundan dolayı da Cenâb-ı Hakk, sebeplerin çok fevkinde başarılar ihsan etmektedir. Bütün bu lütuf ve ihsanlara baktığımızda, görünen o dur ki, her mesele tam bir inayet üzerinde cereyan etmektedir.

Bizler yapılan hizmetlerde inayetin yanında “riayetin” yani görme ve gözetmenin de bulunduğunu, bizim dışımızda onları idare ve kontrol eden birinin var olduğunu anlıyoruz. Mesela, bu yol, “kandan irinden deryaların, menzilinin çok, geçidinin yok” olduğu bir yoldur. Peygamberler başta olmak üzere, bu yolun yolcuları, yollarında ilerlerken bir çeşit olumsuzluklarla karşılaşmışlardır. Ancak bugün ortaya konulan hizmetlere gelince, karşımıza çıkan bunca husumete rağmen gösterilen cehd ve gayretin neticesiz kalmadığı da bir gerçektir. Bu ise, apaçık bunların bir İlahî inayet ve riayet altında bulunduğunu ve “Hasbünallâhu ve ni’mel vekîl, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l aliyyi’l azîm” sırrının tecellisine mazhar olduğunu göstermektedir.

Ancak, böyle bir inayet ve riayete mazhariyetin de, şart-ı âdi planında bir kısım sebeplerinin olması lazımdır. Çünkü Zülkarneyn bile, harikulâdeler kuşağında fütuhât dantelasını örerken, sebepleri elden bırakmamıştır. “Feetbea sebeben, sümme etbea sebeben”... (Kehf, 18/84,85,89,92) yani “Zülkarneyn, bir sebepten diğer bir sebebe sıçrayarak sebepler devr-i daimi veya sebeplerin doğurganlığını değerlendirmiştir” ferman-ı Sübhani’si, Zülkarneyn’in bu anlayışını anlatmaktadır. Şimdi eğer bir Nebi için sebepler söz konusu ise, bizlerin sebeplerden bağımsız hareket etmemiz herhalde düşünülmemelidir.

Sebepler, maddî veya manevî olabilir. Maddî sebepleri eksiksiz yerine getirdikten sonra, İlahî inayet eksenli hizmetimizin devam ve temadisi için manevî sebepler adına bu inayetleri bizlere lutfeden Allah’la münasebetimizi devam ettirmemiz ve O’na yönelmemiz gerekmektedir.

Evet, her şeyden evvel O’na yönelmek çok önemlidir. Zira büyük problemler ve yapılmaz gibi görülen büyük işler, ancak O’na teveccüh ile gerçekleştirilebilir. Dolayısıyla büyük olarak addettiğimiz bütün ideallerimizi gerçekleştirebilmek için, Kudreti Sonsuz’a teveccüh etmemiz gerekmektedir. İşte bu teveccüh de, bir yönüyle sabır ve namazla olmaktadır. Esasen bu ikisi arasında bir telâzum vardır. Yani bunlar birbirinden ayrılmaz iki parça gibidir. Çünkü namaz, Allah’a imandan sonra kulluk adına yapılabilecek en büyük bir iştir. Evet namaz; malî, bedenî bütün ibadetleri câmî bir ibadettir. Hac, oruç ve zekat gibi ibadetlerin nüvelerini de onda görmek mümkündür. Yalnız bu, kâmil mânâda eda edilen namaz için geçerlidir. Dolayısıyla her insan namazını kılarken kâmil mânâda eda etmeye çalışmalıdır. Namaz, her şeyiyle halis bir ibadet ve mi’rac için yegane vesile, sonra da Allah Rasulü (s.a.s)’ne, gökler ötesi seyahatinin en son noktasında tevdi edilen İlâhî bir armağandır.

Nebiler Serveri (s.a.s), Mi’raca “kâb-ı kavseyn” ruhuyla yönelmişti. O, sebepler üstü yaşadığı o noktada, namazla müşerref oldu ve onu hayatı boyunca da en kâmil mânâda eda etti. O noktada başka bir şey değil de beş vakit namazın hediye olarak verilmesi dikkate şayandır. Zira namaz tamamen Allah Rasulü’nün misyonu ile alâkalıdır. Evet, O’nun (s.a.s) misyonu; beşerin ulaşamadığı noktalara ulaşmak, kurbetin hazzını tadıp geriye gelmek; sonra da duyup tattığı hakikatleri başkalarına anlatmak ve o zümrüt tepelere onları da götürmektir. Öyleyse, mi’racın esas armağanı namazdır ve bu aynı zamanda her mü’minin mi’racı olarak, onları da mi’raca götürecek nurdan bir helezondur. Bundan dolayı Allah Rasulü (s.a.s)’ne bir milyon cennet bahşedilmiş olsaydı belki de başkalarının ayağının altına uzatılacak böyle nurdan bir helezonun verilmesi kadar onu sevindirmeyecekti.

Evet, namaz öylesine büyük bir armağandır ki, bu armağan içinde, herkese kılacağı namazı ölçüsünde bir mi’rac mukadderdir. Öyleyse, o inayet ve riayete mazhar olmak için böylesine büyük bir ibadete talip olunmalıdır. Şayet hedefimizde mükemmel mânâda bir namaz olursa; gerçek mânâsıyla edasına niyetlendiğimiz namazı yakalayacağımız âna kadar kıldığımız namazlar da -inşaallah- hüsn-ü kabul görür. Zira mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.

Allah’ın inayetine talib olmada ikincisi esas “sabır”dır. Esasen, böyle bir inayet yolunda, birinci esas olarak arzettiğimiz namaz için de, maddî sebepler dünyasında koşmak için de hep sabra ihtiyaç vardır. Şiddet-i vuzuhundan gizli olan bu sabır meselesini, şimdiye kadar defaatle ele aldığımız için sözü fazla uzatmak istemiyorum.

Evet, bu yol sabır ister. İbadet ü taata karşı sabır.. şartların bütün bütün ağırlığına rağmen kulluğun devam ettirilmesine sabır.. Allah’ın seni mükâfatlandıracağı günü beklerken zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır...

İşte namaz ve sabır, bir yerde böylesine özdeşleşmektedir. Allah’ın inayetine talib olmanın yolu ve yöntemi, sabırla hizmetlerinin arkasını takip etmek; namazla sürekli konsantrasyon aramak; Mahbûb-u Hakîkî olarak her lahza Allah’ı (c.c) düşünmek ve O’nu her şeye tercih etmektir.[2]

Sabır ve Sadakat Mihengi

Sabır ve sadakat ancak imtihanlarla belli olur. Her türlü imtihan karşısında, Hakk (cc) kapısından ayrılmayanlar ve orada kalmaya kararlı olanlar ve kapının her açılıp kapanışında, başı kapının eşiğinde bekleyenler bu imtihanı kazanmış olacaklardır. Az bir sıkıntı ile yol-yön değiştirip, kapının önünden ayrılanlar da kaybetmiş olacaklardır.[3]

Sabır-İbadet İlişkisi

Her gün beş vakit namaz, senede en az bir ay oruç, muayyen miktarda zekat ve kulluğa müteallik diğer bütün emirler, ancak sabırla yerine getirilebilir. Bu ibadetler, insan ömrünü disipline eder ve hayata, ötelere göre bir boya çalarlar. Böyle bir hayat ise, artık bütünüyle nuranîlik çizgisinde geçer.. ömür bereketlenir ve cenneti semere verir. Onun için insan, sürekli dişini sıkıp ibadetler üzerine sabretmeli ve sabırla hayatını ışıl ışıl nurlandırmalıdır.[4]

RİSALE…

…Musibet ve hastalıklarda insanların şekvâya üç vecihle hakları yoktur.

Birinci Vecih: Cenâb-ı Hak, insana giydirdiği vücut libasını san'atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış; o vücut libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder, muhtelif esmâsının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor, ve hâkezâ... ( mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder.)Name=9; HotwordStyle=BookDefault;

İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.

Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir. Hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden, şekvâ değil, şükretmek gerektir.

Evet, ibadet iki kısımdır: bir kısmı müsbet, diğeri menfi. Müsbet kısmı malûmdur. Menfi kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle, musibetzede zaafını ve aczini hissedip, Rabb-i Rahîmine ilticâkârâne teveccüh edip, Onu düşünüp, Ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar.

Bu ubudiyete riyâ giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfâtını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir Hafız Ahmed isminde bir zâtın müthiş bir hastalığına ziyade merak ettim. Kalbime ihtar edildi: "Onu tebrik et. Herbir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçiyor." Zaten o zat sabır içinde şükrediyordu.

MUSİBET ZAMANI UZUNDUR

…Bir iki Sözde beyan ettiğimiz gibi, her insan geçmiş hayatını düşünse, kalbine ve lisanına ya "ah" veya "oh" gelir. Yani, ya teessüf eder, ya "Elhamdülillâh" der.

Teessüfü dedirten, eski zamanın lezâizinin zeval ve firakından neş'et eden mânevî elemlerdir. Çünkü zevâl-i lezzet elemdir. Bazan muvakkat bir lezzet daimî elem verir. Düşünmek ise o elemi deşiyor, teessüf akıtıyor.

Eski hayatında geçirdiği muvakkat âlâmın zevâlinden neş'et eden mânevî ve daimî lezzet, "Elhamdü lillâh" dedirtir. Bu fıtrî hâletle beraber, musibetlerin neticesi olan sevap ve mükâfât-ı uhreviye ve kısa ömrü musibet vasıtasıyla uzun bir ömür hükmüne geçmesini düşünse, sabırdan ziyade, şükreder, Name=10; HotwordStyle=BookDefault;   (küfür ve dalaletin dışında her türlü hal için Allah’a hamd olsun) demesi iktiza eder. Meşhur bir söz var ki, "Musibet zamanı uzundur." Evet, musibet zamanı uzundur. Fakatörf-ü nâsta zannedildiği gibi sıkıntılı olduğundan uzun değil, belki uzun bir ömür gibi hayatî neticeler verdiği için uzundur.

SABIR KUVVETİNİ DAĞITMAMAK

…Yirmi Birinci Sözün Birinci Makamında beyan edildiği gibi, Cenâb-ı Hakkın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle, sabır kuvvetini mazi ve müstakbele dağıtıp, halihazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvâya başlar. Adeta-hâşâ-Cenâb-ı Hakkı insanlara şekvâ eder. Hem çok haksız bir surette ve divanecesine şekvâ edip sabırsızlık gösterir.

Çünkü, geçmiş herbir gün, musibet ise zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevâlindeki lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevabı kalmış. Bundan şekvâ değil, belki mütelezzizâne şükretmek lâzım gelir. Onlara küsmek değil, bilâkis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fâni ömrü, musibet vasıtasıyla bâki ve mesut bir nevi ömür hükmüne geçer. Onlardaki âlâmı vehimle düşünüp bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak divaneliktir.

Amma gelecek günler ise, madem daha gelmemişler, içlerinde çekeceği hastalık veya musibeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şekvâ etmek, ahmaklıktır. "Yarın, öbür gün aç olacağım, susuz olacağım" diye bugün mütemadiyen su içmek, ekmek yemek ne kadar ahmakçasına bir divaneliktir. Öyle de, gelecek günlerdeki, şimdi adem olan musibet ve hastalıkları düşünüp, şimdiden onlardan müteellim olmak, sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir belâhettir ki, hakkında şefkat ve merhamet liyakatini selb ediyor. Elhasıl, nasıl şükür nimeti ziyadeleştiriyor; öyle de, şekvâ musibeti ziyadeleştirir. Hem merhamete liyakati selb eder.

MUSİBETİN KÜÇÜLMESİ

…Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Meselâ, gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehâcüm göstermeleri, lâkayt kaldıkça dağılmaları gibi, maddî musibetlere de büyük nazarıyla, ehemmiyetle baktıkça büyür. Merak vasıtasıyla o musibet cesetten geçerek kalbde de kökleşir, bir mânevî musibeti dahi netice verir, ona istinad eder, devam eder. Ne vakit o merakı, kazâya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi, maddî musibet hafifleşe hafifleşe, kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider. Bu hakikati ifade için bir vakit böyle demiştim:

Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül,

Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil. Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil.

Eğer bulmazsan, bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil.

Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan? Gel, tevekkül kıl.

Tevekkülle belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

Nasıl ki mübarezede müthiş bir hasma karşı gülmekle, adâvet musalâhaya, husumet şakaya döner, adâvet küçülür, mahvolur, tevekkül ile musibete karşı çıkmak dahi öyledir.

TEFSİR…

يَا بُنَىَّ اَقِمِ الصَّلوةَ وَاْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلى مَا اَصَابَكَ اِنَّ ذلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ

Lokman/17. Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.

Burada Kur’an-ı Kerim’in peşi peşine zikrettiği önemli dört husus var. Namaz kılma, iyiliği emretme, kötülüğü nehyetme ve başa geleceklere sabır…

Müslümanlığı hakiki manada yaşama ve başkalarına telkin bahis mevzuu olduğu her yerde sabır da söz konusu. Bir başka ayet bu hususu daha net bir biçimde vurgular. “Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin” (Bakara 45). Yani her çeşidiyle sabır ve her şekliyle namaza sığınarak yolunuza devam ediniz. Aslında günde beş defa, kırk rekat namaza devam ve sebat dahi iyi bir sabır örneği. Bu büyük ibadet, Allah karşısında saygıyla kalbi ürperenlerin dışındakilere çok zor ve ağır olsa gerek…[5]

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدوةِ وَالْعَشِىِّ يُريدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُريدُ زينَةَ الْحَيوةِ الدُّنْيَا وَلَا  تُطِعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَويهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطًا

Kehf/28. Sabah akşam Rablerine, O'nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.

Kureyş’den bazı ileri gelenler, Efendimiz (s.a.s)’e, Ashab-ı Kiramdan fakir olanları yanından kovmasını ve yanına gelip gitme mevzuunda kendilerine bir hususiyet tanınmasını teklif etmişlerdi. İçtimai yapının gereği, onların Müslüman olmasıyla çokların Müslüman olması düşünülebilirdi. Ama Efendimiz (s.a.s.) daha bu konuda karara varmadan, semavi teyid imdada yetişti. Ayet, Nebiye tercihte yardımcı oluyor ve Allah’ın rızasının esas olduğu bir kere daha vurguluyor, kemiyetin o kadar önemli olmadığını hatırlatarak peygamberin yanına belli şartlar koşarak gelmek isteyen insanların dünya peşinde ve gaflet içinde kimseler olduğuna dikkat çekiyordu…[6]

NÜKTELER…

Vehb bin Münebbih der ki:

- Havarilerden birinin elindeki kitaptan şu parçayı yazıp aldım:

“Eğer önünde bir bela yolu açıldı ise buna sevin. Çünkü peygamberlerin ve Salihlerin yoluna koyuldun demektir. Buna karşılık eğer önünde bir rahatlık yolu açılmışsa buna ağla. Çünkü peygamberler ile Salihlerin yolundan ayrıldın demektir.”[7]

BESMELENİN FAZİLETİ

Saliha bir kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın " Bismillahirrahmanirrahim " diye besmele çekmeden, hiçbir işine başlamazdı. Kocası,onun bu haline kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise, kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için Allah'a dua ederdi.

Bir gün,kadının kocası iyice öfkelenmişti..Karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine :

" Suna bir oyun çevirenimde görsün ; bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak ? " diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça söyleyemediği inkarcılığı,artık bütün çirkinliğiyle,içinde dolup taşmıştı.

Hanımını çağırdı,ona bir kese altın vererek :

- Bunu iyi sakla !!! diye tembih etti. Kadında kocasının emri üzerine hemen gitti,besmeleyi çekerek keseyi iyice sakladı. Bu arada kocası da onu gizlice takip ediyordu. Sonra karisinin haberi olmadan keseyi, karisinin sakladığı yerden aldı. İçindeki altınları boşaltarak, keseyi derin bir kuyuya attı. Aradan çok gedmeden karisini çağırdı ve:

- Sana verdiğim bir kese altını hemen getir. dedi.

Kadın koştu ; keseyi sakladığı yere,

" Bismillahirrahmanirrahim " diyerek elini uzattı.

Tam o anda, Allahu Tealinin emriyle, kese kadının sakladığı yerde içindeki altınlarla beraber aynen duruyordu. Islanan keseden suları damlıyordu. Kadın kesenin neden ıslak olduğunu anlayamadı ve keseyi kocasına getirdi. Adam içi altınla dolu keseyi görünce çok sasırdı ve karisinin söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı.

Sonra karısına ;

- Sana çok zulmettim,çok canini yaktım,beni affet. diye yalvarmaya başladı. Allah'a tevbe ve istiğfar etti. İbadetlerine bağlı bir insan oldu. O günden sonra dua ve yakarışlarında hep söyle derdi ;

- Ya Rabbi ! Bana dünyam ve ahirenim için hayırlı, Saliha bir kadını es olarak verdiğin için,sana hakkiyle şükretmekten acizdim,beni affet Allah'ım...

O saliha kadın ise ;

- Ya Rabbi ! Sana şükürler olsun ki,duamı kabul edip kocamı Salihlerden eyledin,diye dua ediyordu.

Bu hikayeden alınacak ibretler ve çıkarılacak hikmetler çoktur.Büyükler demişler ki;

" Sabrın kendisi acıdır,lakin meyvesi tatlıdır."[8]

GÜNAHLARA SABIR

Musa (a.s.), Hızır’a:

-“Ne gibi bir çalışman karşılığında Allahu Teala sana ledun ilmini bildirdi?” diye sormuş, Hızır da:

-“Allah için, masiyete karşı sabretmem sayesinde,” diye cevap vermiştir.[9]

EYYÛB SABRI

Eyyub peygamber, cömert ve merhametli bir kimse ,idi. Zenginken fakire, misafirlere, yetimlere çok yardım ederdi. Onların dertleriyle dertlenir, sıkıntılarına çare bulmaya çalışırsı.

Sabır ve metaneti ise, dillere destan olmuştu.

Bir rivayete göre, on sekiz sene malum hastalığı çekmiştir. Hiçbir zaman, en ufak bir şikayette bulunmamıştı. Bir gün hanımı kendisine:

-Cenab-ı Hakk’a dua etsen de bu dertler bitse, çektiğin hastalığın gitse olmaz mı? Demişti. Hz. Eyyub ona şu cevabı vermişti:

-Benim bolluk ve refah içinde yaşadığım müddet 80 senedir. Bu darlık ve sıkıntı zamanı ise, o müddete henüz gelmemiştir. Bu durumda ben Allah’tan utanırım. O’na nasıl dua ederek, bu halin üzerimden gitmesini isterim…

Yine bir rivayete göre, kendisine bir bela geldiğinde şöyle derdi: “Ey Allah’ım, sen aldın, sen verdin…”[10]

YAVAŞ YAVAŞ

Şüphe yok ki yavaş iş Rahman’dandır. Acele edişinse, mel’un Şeytan’dan…

Önüne bir lokma atsan, köpek bile köpekliğiyle önce koklar da sonra yer, a ihtiyatlı adam!

O burnuyla koklar, biz ise aklımızla. Hele bir bak, demek ki biz de her şeyi inceleyen aklımızla kokluyoruz.

Allah bile yerlerle gökleri altı günde yarattı.

Yoksa “kün” der demez yerler de olurdu, gökler de…

Allah bütün kudretiyle insanı, yavaş yavaş ve kırk yılda kemal sahibi eder. Halbuki insanları bir anda yokluktan uçurup, bu aleme getirmeye kâdir değil midir?

Dilediğin şeyi yavaş yavaş, fakat sağlam bir halde yapman lazım… işte bu yavaşlık, sana bunu öğretmek içindir. (Mevlana’dan)[11]

ADAM YETİŞTİRMEDE SABIR ÖRNEĞİ

…İslam’a yeni iltihak edenlerin içinde bazıları kaba- saba hareket ediyor, önceleri sahip oldukları bir takım hoşa gitmeyen halleriyle birlikte İslam’a giriyorlardı.

…bir zat bir gün Hz. Resulullah’a:

-“Ya Resulullah, Allah cennetine sadece ikimizi koysun, başkalarını almasın!” diyerek ne kadar dar bir anlayışa sahip olduğunu ispat da etmiş, Resul-i Ekrem Hazretleri buna üzülmüşse de azarlamadan:

-Yazık ki uçsuz bucaksız bir sahayı çok dar bir çember içine aldın, diyerek tebessüm etmişti.

Ashab içinde rahatsız edici tutumu devam eden bu yeni zat, bir gün ne yaptı biliyor musunuz?

Medine mescidinin tabanı o gün çakıl taşlarıyla kaplıydı. Güneş bu çakılların üzerine tavandaki hurma yapraklarının arasından süzülerek iner, taşlardaki yaşlılığı hemen anında kuruturdu. Bir gün mescide bir gürültü çıktı. Ashabın bir kısmı bağırıp çağırıyor, her biri bir şeyler söylüyordu.

Resulullah bu gürültüyü duyunca hane-i saadetinden dışarı çıkıp mescide girdiğinde, bütün ashabı ayakta buldu. Hadise şuydu: “Allah cennetine sadece ikimizi koysun, başkalarını almasın” diyecek kadar dar anlayışlı olan zat mescidin bir köşesini ıslatmış, yani bevletmiş, güneşin bunu hemen kurutacağını ileri sürerek, bunda ayıplanacak bir şey olmadığını da söylemek istemişti. Ashabın ayaklanmasının sebebi buydu.

-Ya Resulullah, mescidimizi kirletti, secde yerlerimizi ıslattı… diye şikayette bulunuyorlardı.

Davasına adam kazanma örneği veren Resulullah, bunlara karşı :

-Kolaylık gösterin, kolaylık! Bilmiyor, öğrenmeye ihtiyacı olduğunu ifade etmiş oluyor. Öğretin, anlatın, çağırıp bağırmayın!

…Bir fikre inanan, bir davaya gönül veren, Resulullah’ın bu sabırlı ve hazımlı tutumundan ibret almalı, kazanmak istediği kardeşlerinin kusur ve hatalarını yumuşak bir eda, kaçırmayan bir seda ile düzeltmeli, müşfik bir tavırla öğretmelidir…[12]

ASR SURESİ

Kur’an-ı Kerim’in en kısa suresi olan Asr Suresi’ni anlayarak, içine sindirerek, yüreğine yedirerek tekrar tekrar oku ve ondaki kurtuluş ilkelerinden olan dört esası hayatına tatbik ederek kendini hüsrandan, yani bulanımlardan uzak tutarak her dem taze olmaya çalış:

  • İnsanı iç yalnızlığından kurtaran ve irade gücü kazandıran iman;
  • İnsana işe yaradığı inancını veren güven duygusu ve mutluluk kazandıran hayırlı iş;
  • Hakka, gerçeğe saygılı ve riayetli yaşamak, doğruluk ve haklılığın verdiği yüksek moralle başkalarına da örnek olmak anlamına gelen hakkı tavsiye;
  • Ve nihayet kurtulmak için, ilerlemek ve başarmak için gerekli olan sabır ve sebat; hayır gördüğü işe azimle sarılmak, hak bildiği yolda yılmadan yürümek demek olan sabrı tavsiye;

İmam Şafi hazretlerinin : “Kur’an’dan başka bir şey inmeseydi bu sure insanlara yeterdi” dediği bu sure Asr suresini, Peygamberimiz’in (s.a.s.) ashabının birbirlerine okuyarak moral verdiklerini de hatırında tut ve hayatına uygula.[13]

SABIR TANIMLARI

Efendimiz (s.a.s.) : “Sabır, belanın ilk şiddetli zamanındadır.”

Hz. Ali(r.a.) : “Sabır imanda, bedendeki baş gibidir.”

Cüneyd-i Bağdadi : “Sabır, senin acı şeyi yüzünü ekşitmeden içmendir. Yani şikayet ve feryada bulunmadan, hoşnutsuzluk göstermeden, gelen belaya katlanmandır”

Zinnun-i Mısri : “Sabır, muhalefetten sakınmak, belaların acılığını yudum yudum tadarken sakin olmak, geçimde fakirlik baş gösterince zengin görünmektir”

Havas : “Sabr-ı meallah, kitab ve sünnet hükümleri üzerine sebattır.” [14]

KABİR AZABI-SABIR

Yezidi Rekkasi der ki:

- Kul kabre girince kıldığı namazlar sağına ve vermiş olduğu zekatlar soluna dikilir. Yapmış olduğu öbür iyilikler onu gölgesi altına alırken sabır ona göğüs gererek diğer koruyucularına “eğer onu koruyabilecekseniz mesele yok; fakat eğer koruyamayacaksanız çekilip yerlerinizi bana bırakınız da onu azaptan koruyayım” der.[15]

BELAYA SABIR, NİMETE ŞÜKÜR

Halin iki durumdan başka yorumlanamaz. On­lar, belâ ve nimet halidir.

Belâ içinde isen sabretmeye çalış. Sabretmeye çalışmak, her insan için en az yapılması gereken bir vazifedir. Bundan sonra sabırlı olmak var. Zor­la sabretmek, pek iyi sayılmaz. Bizzat haliyle sa­bırlı olmak daha iyidir. Ama güzeli rızadır. Bun­dan sonra uysallık gelir. Uysal olmak, bir insan sa­hibi için en iyi şeydir. Kendini yok görüp kadere teslim olmak da iyi­dir, ama herkes bunu yapamaz. Bu, varlığını ilahî varlığa veren zümrenin işidir.

Sana gelen nimet olduğu takdirde şükür yolunu tutman gerekir. Bu şükür ise üç şekilde olur: Dille, kalple ve bütün duygularla.

Dil İle Şükür: Bütün nimetlerin Allah'ın olduğu­nu itiraf etmek. Nefse, kuvvete, halka, güç ve kuv­vetine bir pay çıkarman şükrü bozar. Birçok vasıta ile sana iyilik yapılabilir. Bunları da Allah tarafın­dan yaratılmış birer sebep bilmen gerek. Çünkü dış görünüşte her ne kadar bazı sebepler ve delil­ler varsa da bunların Ötesinde ilahî kudreti sezmen gerek.

Her şeyi yapan Allah'tır; yaradan, veren, geti­ren O'dur. O, şükredilmeye herkesten daha lâyık­tır. Neden sebeplere bağlanmak doğru görülsün? Asıl sebebi de yaratan Allah olduğuna göre şükre hak kazanacak olan da Allah *(cc.) olmalı, değil mi?

Sana bir hediye gelse., o hediyeyi getiren güze­le mi bakman lâzım?.. Ona mı nimet sahibi diye itibar göstermen gerek? Hayır, asıl o hediyeyi sana gönderene şükür ve saygılarım takdim etmen ge­rekir. Nimeti getireni görüp onun esas sahibini unutuyorsan şu ayetin bildirdiği zümreye dahil olursun:

- "Onlar, dünya hayatının dışını bilirler, bunun ötesinden gafildirler."

Akıllı kimse, işin sonunu bilendir. Sebeplere bağlanan kısa akıllıdır. Dışa bağlanıp işin iç alemi­ni unutmak bir cahillik sayılır.

Kalp île Olan Şükür: Bu bir itikat işidir. Buna inanmak lâzımdır. Kopmaz bir manevî bağa sarıl­mak gerektir. O bağ şöyle gelişmelidir; bilmelisin: içinde ve dışında durmanda veya yürümende ne gibi tad ve iyilik varsa hepsi Allah’ındır. Hatta yaptığın şükür bile. Kalben bunları bildikten son­ra dilin ona bir tercüman olmalıdır.

Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin şu ayetlerine iyice inanmalısın. Çünkü kalpten bunlara inanmış ol­man bir şükürdür:

- "Sizde olan bütün nimetler Allah'tandır. Al­lah, dışınıza ve içinize nimetlerini bol bol sermiş­tir/'

-  "Allah'ın nimetlerim saymakla tüketemezsin."

Bunlara inanmış olan bir iman sahibi için Al­lah'tan başka yardımcı ve şükre layık kimse düşü­nülebilir mi? Duygulara Olan Şükür: Bu da bütün duyguları ibadetle kullanmakla olur. Şunu da ilave edelim ki Allah'ın emirleri dışında hiçbir sese kulak vermemek lazımdır. Bu durumda nefis, şeytan ve şahsî arzu uyulmaması gereken şeylerdir. Allah'tan gay­ri hiçbir şeye uymamak lâzımdır. Hele Allah'a iba­det eder gibi bir şeye tapmak hiç olmaz. Bu yapıl­dığı takdirde zalimler içine girilmiş olur. Bu züm­reye zalim denildiği gibi haksızlıklar için cebir kullanan demek de olur. Allah'ın emri dışında baş­kasına emir vermek, bir zor kullanma olmasa dahi zulümdür. Bu hali insan şahsi için yapsa da zulüm olur. Bu yol, salih ve yararlı insanların yolu sayıl­maz. Bunlar hakkında ilahî hüküm şudur:

- "Allah'ın emri haricinde hüküm veren fasıktır.” Denir, Diğer bir âyetle ise kâfir olduğu beyan edilir.

Bu işin sonu da iyi olmaz. Netice ilahî bir azap olan cehenneme kadar götürür. O cehennem, akla gelen basit ateş gibi değildir. Onu tutuşturacak şey, kükürt taşı ve insandır. Dünyanın hafif ateşine bir'an dayanmak imkansızdır. Ahire tin büyük aza­bına nasıl dayanılır? Nefse uyar, halka tapar, Hak­kı bırakırsan gideceğin yerin cehennem olacağını unutma. O gün orada:

- "Kurtuluş, kurtuluş.."

Diye bağırmak fayda getirmez. Her ne kadar:

- "Allah... Allah... Allah..."

Söylesen yine seni çıkaran olmaz. Ancak imanın elden gitmemişse bir zaman yanar, sonra çıkarsın. Ancak günah kadar yanmak lâzımdır.

Nimet ve belâ halinde ol ve onların icaplarını yerine getirmeye bak. Bütün ömrün bunların dı­şında değildir. Yukarıdan beri anlattığım gibi her şeyin has hakkını öde.. Belâya sabret.. Nimete de şükür...

Belâ halinde insanlara şikâyette bulunma. Bu halinde en ufak bir sıkıntı hali dahi belli etmeme­ye çalış. Halini kimse bilmesin. Hakkı itham etme. Hikmetine karışma. Nimetini boşa götürme. Dün­ya ve âhiretle işlerine yarayacak şeyleri seç. Eğer bir derdin varsa Allah istemedikten sonra kimse şifa veremez.

- Derdi Allah verdi; şifayı kul verdi.. Deme. Derdi veren Allah, şifa sebebini de veren yine O. Aksi halde Hakk'a eş koşmak olur. Halbu­ki O'na mülkünde ortak yoktur.

O'nun izni olmadan iyilik ve kötülük olmaz. Ne gelir olur ne de gider. Gerek afiyet gerek gayrı hepsi O'nun emriyle olur. Gerek dış âleminde gerekse iç âleminde insanlara fazla kıymet verme. Herkesi olduğu kadar değerlendir. Netice de onlar da senin gibi bir kuldur. Allah'ın isteği olmasa se­nin hiçbir şeyin zayi olmaz. Bu hallerde sana dü­şen en büyük iş, sabretmek ve razı olmaktır. Çün­kü Hakkı bırakıp halka koşmak haramdır, yasak­tır.

Hakkı her Kötülükten tenzih et. Nefsin şerrin­den ona sığın. Tevhid yoluna gir. Onun birliğini itiraf et. Nefsin elinden kurtulman en büyük iştir; buna çalışman lâzımdır. Taa ömür sona erip nefsin bitinceye dek sabırlı ol; Hakkın emirlerine uy.

Elbet darlık gider. Bir gün olur darlık kalkar. Ni­met gelir; saadet selamet yolları açılır. Peygambe­rimizin (s.a.v.) halini düşün. Diğer peygamberlerin başına gelenleri dinle. Bilhassa Eyyûb Peygambe­rin hali senin için en büyük derstir. Hepsinin sıkın­tısı gitti; hem de gecenin gündüze karşı yok olan karanlığı gibi. Yaz olunca kaybolan kışın soğuğu gibi. Her şeyin bir zıddı vardın Her şeyin bir sonu ve her şeyin bir bitim tarihi olur. Sabır, her iyiliğin anahtarı hükmündedir. Bir Hadis-i Şerifte:

- "Bir vücut için kalp ne ise iman sahibi için de sabır odur."

Buyuruldu. Diğer yerde ise:

- "Sabır, imanın hepsidir.” Buyurulmuştur.

Şükür, nimetin saklanma kabıdır. Gelen her ni­met bir muhafazaya muhtaçtır. Muhafaza edilmezse yok olup gider. Nimetlere şükür etmediğin zaman elinden hepsi gider. Bu anlatılanlar, büyük öğütlerdir; bunları oku. İbret al. İnşaallah bir gün kurtulursun.[16]

TAŞ MI SERT, KAFA MI?

Vaktiyle bir çocuk vardı. Medresede okurdu. Kavuklu hocalardan ders alır, öğretilenleri anlamaya çalışırdı.

Fakat kafası kalınca idi. Bütün gayretine rağmen pek bir şey öğrenemezdi. Okumaya karşı da fazla istek duy­mazdı. Arkadaşları onu geçmiş, okumayı ilerletmişlerdi. O ise hâlâ bir yıl öncesinin kitaplarını okuyordu.

Günlerden bir gün kararını verdi:

— Kafam çok kalın, diye düşündü. Zekâm az. Bu du­rumda okuyamam. İyisi mi köyüme dönüp tarla işlerine

Bu maksatla bir sabah yola koyuldu. Az gitti, uz gitti bir ovaya düştü. Sıcak bastırmıştı. Çok da yorulmuştu. Yolun kenarında bir mağara vardı, ama girmeye korku­yordu.

İçerisinin serin olduğundan emindi. Çünkü güneş al­mıyordu, ama ya ayıya filan rastlarsa ne olacaktı?

Bunları düşündüğü için yüreği ürperiyor, içeri girme­ye bir türlü cesaret edemiyordu.

Sonunda sıcak ve yorgunluk baskın çıktı. Ne olursa olsun mağaraya girecekti. Kararını verdi. Adımlarım ağır ağır attı.

Korktuğu şeylerle karşılaşmayınca sevindi. Korkusu biraz olsun dağıldı. Bir köşeye büzüldü. Sonra uzanıverdi.

Birden gözü mağaranın tavanından yere damlayan su­ya takıldı. Yukarda birikiyor, büyüyor ve damla kendini taşıyamayacak kadar büyüyünce kopup yerdeki taşın üstüne düşüyordu.

Kim bilir kaç yıldır böyle devam edip gidiyordu bu. Taş oyulmuştu. Oysa taş sertti. Su damlası ise yumuşacıktı. Yumuşacık su damlası nasıl oluyor da taşı deliyordu?

Birden şimşekler çaktı beyninde. Yumuşacık su dam­laları senelerce aka aka sert taşlan deliyordu. Kendisi de ısrarla derslerine çalışır, okuma isteğiyle hocalarını din­lerse zamanla kafasına bir şeyler girerdi.

— Benim kafam şu taştan daha sert değil ya, diye söy­lendi.

Önemli olan sebat etmekti. Şu su kadar sebat etmek.

Şu taş kadar sebat etmek, o zaman kitaplarda yazılı olanlarla hocaların anlattıkları, kalın da olsa, kafada izbırakırlardı.

Hızla kalkıp gerisin geri medreseye döndü. Çalıştı, çabaladı, arkadaşlarına yetişti. Hattâ zaman içinde hepsini geçti. Öyle bir bilgin oldu ki. kitapları hâlâ ellerde dola­şır, Bu yüzden "Taş oğlu" mânasına gelen "İbn-i Hacer" dendi adına.

Bunu anlattım ki, hiç biriniz herhangi bir konuyu an­lamadığım söylemesin. Dinledikten, direndikten ve çalış­tıktan sonra anlaşılmayacak konu yoktur.[17]

DOSTUN EZİYETİ

Zünnun-i Mısrî'nin iç dünyasındaki mevcelenmelerden anlamayan insanlar onun bir kısım hallerinden ra­hatsız oldular ve onu tımarhaneye attırdılar. Bunu duyan dostları ziyaretine gitti. Zünnun onlara bağırarak:

- Siz kimsiniz? dedi.

-  Bizler senin dostlarınız, dediler. Halini, hatırını sor­maya geldik.

Zünnun, gelenlere saldırmaya, üzerlerine taş toprak atmaya başladı. Hepsi kaçarak bir yana dağıldı. Zünnun bir kenara çekilmiş gülüyor ve şöyle diyordu:

- Neden böyle köşe bucak kaçıyorsunuz? Hani dostumdunuz? Dostun eziyeti dosta ağır gelmez. Dostluğun alâmeti, dosttan gelen zorluğa katlanmakla belli olur.

İnsanların, başlarına gelen bir musibet karşısında en ufak bir yanlış tavra girmemek için yürekleri titremeli, On­dan gelene "safa geldi, hoş geldi" demeye çalışmalıdırlar, insanın vazifesi naz değil, niyazdır. En ufak bir sıkıntıda dostuna mırın kırın etmek vefasızlık ve nankörlüktür. O, ba­zen dostunun dostluğunu deneyebilir. Arkasında büyük lü­tuf muradı olabilir. Sabır, sıkıntıya ilk uğranılan anda göste­rilen tavırdır.

Kim bilir bilmeden ne vefasızlıklara düşüyoruz.[18]

SAKIN HA

Bak. Duyduğun acıyı mecbur kalmadıkça kimseye söyleme; sezmesinler,

Zinhar. Çektiğin meşakkati tahammülün nispetinde kimseye söyleme; bilmesinler

Sakın. Başında dönen ve imtihandan ibaret olan değirmen taşlarından mümkünse kimseye bahis açma; duymasınlar.

Hâ. Kader tarafından intibahın için atılan taşlara işaret parmağını bile uzatma; görmesinler.[19]

BELÂ'NIN ÖNÜNDEN SAPMASINI BİLİN!

Okyanus adlı dev bir lügati Arapçadan Türkçeye çevrine Asım Efendi, bir öğrencilik hatırasını şöyle anlatmaktadır:

- Tahsilim zamanında bizim medreseye en yakın fırından ekmek alırdım.

Senelerce bu fırının müşterisi olmaya devam et­tim. Bir sabah yine âdetim üzere ekmek almak mak­sadıyla bu fırına geldiğimde, fırında çalışan bir işçi­nin, bir haksızlığına maruz kaldım. Herkese ekmek veriyor, sıram gelip geçtiği halde bir türlü beni gör­müyordu. Adamı şöyle ikaz ettim, böyle hatırlatma­da bulundum ise de, hep bana ters cevap veriyordu. Ön sırada beni görmezlikten gelip, hep arka sıralardakileri tercih ediyordu. Artık canım burnuma gelmişti, bu haksızlık karşısında. Fırının yanında, ayak altında duran bir taşı kaptığım gibi, adamın üzerine yürümeye karar verdim. Ama tam o sırada birden aklıma geldi:

- Bu adam bir belâya müstahak hale gelmişse, neden bunu benim elimden bulsun? Ben de onu be­lâya atan adam suçunu yükleneyim? Sabredeyim, mutlaka bunun içinde bir hayır vardır, dedim.

En nihayet herkes ekmeğini alıp gittikten sonra, bana da istediğimi verdi, dershaneme geri döndüm.

Bir gün sonra fırına gittiğimde ise, adamın yerin­de olmadığını gördüm. Sordum. Dediler ki:

- O işçi, dün aniden hastalandı, şu anda ölümle burun burunadır. Fakat bir türlü ölemiyor, can çeki­şip duruyor.

Hemen aklıma geldi, ona vurmayı niyet ettiğim taşı alıp, ziyaretine gittim. Taşı alnına değdirip yor­ganın üstüne koydum. Az sonra adam kolayca son nefesini veriverdi. Çünkü bu taşla onun eceli gele­cekti. Bununla ömrü bitecekti.

Fakat sabrım sebebiyle, o taşı ona vuran ben ol­maktan kurtulmuştum.

Bu olaydan alınacak ders şudur:

Siz de suçsuz yere bir sataşmaya uğrarsanız, işi kavga ve münakaşaya götûrmeyinizî Belânın önün­den sapmasını bilin ve:

"Bu adam bir musibete müstahaktır, fakat benden bulmasın, * diyerek çekilin.

O kişi neye lâyıksa onu bulacaktır. Yeter ki bu be­lâ sizin elinizle gelmesin, başınızı derde sokmasın...[20]

SABIR ÇİLESİ

"Sabır acıdır fakat meyvesi tatlıdır" demiş atalarımız. Sabır acıdır. Evet çileli, ve ızdaraplıdır sabır, iğneli fıçı içine düşmüş bir insan nasıl acı çekerse, nasıl inlerse öyle kıvrandırır acıdan ızdıraptan...

Sabır, insanı yükselten kanat. Sabır, ruhu bir meyve gibi ol­gunlaştıran güç. Sabır, ruhun kanı, cismin canı, aklın feri ve her  çilenin zaferidir. Sabır, hayat suyudur gönüle. Sabır, bahar rüzgârı gibi diriltici soluklar sunar iç dünyaya tohum tohum, filiz filiz, çi­çek çiçek, dirilişe erdirmek için hisleri, duygulan. Bakın şair bu hususta kalbini nasıl teselli ediyor:

Seni dağladılar değil mi kalbim, Her yanın içi su dolu kabarcık,

Bulunmaz bu halden anlar bir ilim, Akıl yırtık çuval, sökük dağarcık.

Sensin gökten gelen oklara hedef, Oyası ateşle işlenen gergef.

Çekme üç beş günlük dünyaya esef, Dayan kalbim üç beş nefes kadarcık.

N.F, Kısakürek

Sabır, üzüntü ve kederin pranga ve zincirlerini kırar ruhun boynuna geçmiş. Sabır düşünceyi ve vicdanı engin bir bağımsızlık ikliminde mest eder. Fakat Hakk'ın kölelik tasması boynunda ola­rak.

Sabır, ruhtaki bütün değerleri imbikten geçirmektir. Kalbin damarlarından vücuda pompalanan kan gibi gönülden cisme yayı­lan ve oradan da hayata akseden iman, azim ve sevgi ışığını damı­tır kalp mahzeninde. O mahzen bazen dar, sıkı ve sıkıntılıdır. Ba­zen bir tek pencere açılmaz ondan dış dünyaya. Fakat sonunda gözlerde ışıyan huzur, dudaklarda beliren tebessüm, yüze akseden aydınlık hepsi o mahzenden akıp gelen bengisu sızıntılarıdır...

Bazen insan: "Bunca çile ve ızdıraplar da çekilir mi?" der, der ama "sabrın sonu selamettir" atalar sözünü hiç düşünmez. "Yokuşta akmayan ter, çukurda gözyaşına dönüşür" vecizesine hiç kulak asmaz.

"Allah, sabredenlerle beraberdir" kutsî sözünü bir kez olsun idrak imbiğinden geçirmez. Sonunda:"Çekilmez bu hayat" der. "Geçmez bu ömür" der. Fakat ebedî mükâfat için her çileye kat­lanılır. Bunu bilemez. Zira Yâkub olup Yusuf için kanlı gözyaşları dökmeden, Eyyub olup yara bere içinde acı ve ızdırap çekmeden, Sümeyra olup Medine'den Uhud'un bağrına: "Zülf-ü yare bir za­rar dokundu" diye çığlık olup düşmeden bu sarp ve yalçın engel­ler aşılmaz, kandan irinden deryalarla dolu yollar geçilmez.

Sabretmeliyiz. Sabrın tatlı meyvelerini devşirmek için en sağ­lam ve yalçın surlarla çevrili bir sabır çemberi içinde dayanmalıyız hayatın çile ve ızdırabına. Zafer ufkuna ulaşmak için kollarımızda-ki "hayata bağlılık, dünya sevdası, tenperveriik, mal tutkusu" zincirlerini kırıp yokluğa savurmak için sabretmeliyiz. Sevgi dolu bir dünyaya kanatlanmak, öz bütünlüğümüzü dış dünyada nakış nakış dokumak ve İdealimizi kalp ve kafalara satır satır yazmak, ışık ışık çizmek için sabretmeliyiz.[21]

ŞİİR…

SABIR

Sabır bir büyülü dermân, arkasında îmân,

Sabretmeyenin hali hicran üstüne hicran!

Her şeyde var bir usûl, sabır da zafere yol,

Sık dişini azıcık kurtulanlarla kurtul.

Sabırla pişen insan kemâle erer inan!

Acelecinin işi duman üstüne duman...

Teennî eden erer, acele etme sakın!

Vurulup dövünsen de ıraklar olmaz yakın...

Örümcek bekleyerek, ağa ağ ekleyerek,

Gider hedefe varır nice emekleyerek.

Sıratdan ince bir iş, koş geçenlere yetiş,

Geçen sabırla geçti, aksi bir sürü teşviş...[22]

 

 


[1] Sosuz nur 1

[2] Prizma 2 s:147

[3] Fasıldan Fasla 2, s:110

[4] Fasıldan Fasla 2, s:339

[5] Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar 2, s:319-320

[6] Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar 2, s:234

[7] Tenbihül gafilin s:250-251

[8] Ahmed Sihabuddin El-Kalyubi'nin," Dini Hikayeler "

[9] a.g.e. s:39

[10] a.g.e. s:57-58

[11] En güzel espriler, s:158

[12] Ahmed Şahin “Bir oku Bin Düşün” s:42-44

[13] İbrahim Refik “Başarı Haritası” s:175

[14] Seyid Abdülkadir-i Geylani “İlim ve Esrar Hazinesi” s:493-494

[15] Tenbihü’l Gafilin, s:244

[16] Abdulkâdir Geylani “Fütuhul Gayb” s:199

[17] Ahmet Şahin “Dini Hikayeler” s:49

[18] Mesel Ufku, s:135

[19] Değer Ölçüsü 1, s:134

[20] Mehmet Dikmen “Esrarengiz Olaylar” s:133

[21] Mehmet Erdoğan “Burak Kervanı 1” s:36

[22] Kırık Mızrap, s:232

Online bookmaker Romenia bet365