The Best bookmaker bet365 Bonus

Дървен материал от www.emsien3.com

Yazdır

Muhasebe

Muhasebe

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اتَّقُوا اللّهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَاقَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللّهَ اِنَّ اللّهَ خَبيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

Haşr/18. Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah'tan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

اِنَّ الَّذينَ اتَّقَوْا اِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَاِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ

Araf/201. Takvâya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler.

وَلَا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ

Kıyame/2. Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim (diriltilip hesaba çekileceksiniz).

اِقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فى غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ

Enbiya/1. İnsanların hesaba çekilecekleri (gün) yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirdiler.

يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ () فَاَمَّا مَنْ اُوتِىَ كِتَابَهُ بِيَمينِه فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَؤُا كِتَابِيَهْ () اِنّى ظَنَنْتُ اَنّى مُلَاقٍ حِسَابِيَهْ () فَهُوَ فى عيشَةٍ رَاضِيَةٍ

Hakka/18-21 (Ey insanlar! ) O gün (hesap için) huzura alınırsınız; size ait hiçbir sır gizli kalmaz. Kitabı sağ tarafından verilen:" Alın, kitabımı okuyun" der. " Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum."  Artık o, hoşnut kalacağı bir hayat içindedir.

HADİS…

* Bir gün adamın biri  Peygamberimize (s.a.s.) gelerek “Ya Resulallah, bana bir nasihat et” der. Peygamberimiz de (s.a.s.) ona “sen gerçekten nasihat istiyor musun?” diye sorar. Adam, tabii, der. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.) buyurur ki, “bir iş murat ettiğin zaman akıbetini iyi düşün, doğru ise ona giriş, eğer eğri ise ondan vazgeç”

PIRLANTA SERİSİ…

Hesap görme, hesaplaşma, kendi kendini sorgulama diyebileceğimiz muhâsebe; mü’minin, hergün, her saat, iyi-kötü, yanlış-doğru, günah-sevab yaptığı şeyleri gözden geçirip hayırları, güzellikleri şükürle karşılaması; inhirafları, günahları istiğfarla gidermeye çalışması; yanlışlıkları, kötülükleri de tevbe ve nedâmetle düzeltmeye gayret göstermesi adına çok önemli bir cehd ve insanın kendini isbat etmesi mevzûunda da ciddî bir teşebbüs sayılır.

“Fütûhât-ı Mekkiyye” sahibinin de belirttiği gibi, selef-i sâlihîn hergünkü iş ve davranışlarını ya kaydeder veya hâfızalarına alır; sonra da bunlar arasında, kalbî endişe ve vicdânî ızdırâba sebebiyet verecek bir kısım nâhoş hususları, ileride ruhlarında meydana gelmesi muhtemel gurur fırtınalarına ve ucub girdaplarına karşı dikkatlice kullanır ve aynı zamanda günah saydıkları şeylerde istiğfâra sığınır, hata ve inhiraf virüslerine karşı tevbe karantinasına dehâlet eder, nihayet temsil ettiği güzelliklerden dolayı da yüz yere kor ve şükranla iki büklüm olurlardı.

İnsanın, kendi kendini ledünnî yanlarıyla, iç derinlikleriyle, ma’nâ ve rûh enginlikleriyle keşfedip tanıması, tanıyıp yorumlaması diye de ifade edebileceğimiz muhâsebe, gerçek insânî değerlerin ortaya çıkarılması, bu değerlere esas teşkil eden duyguların geliştirilmesi ve korunması yolunda bir ruh cehdi ve düşünce sancısıdır. Ancak böyle bir cehd ve düşünce sayesindedir ki insan, dünü, bugünü ve yarınıyla alâkalı hayrı-şerri, güzeli-çirkini, yararlıyı-zararlıyı birbirinden tefrik edip gönül istikametini koruyabilir.

Evet, onun, hâl’i değerlendirip geleceğe hazırlanabilmesi; geçmişte işlediği yanlışları telâfî edip Allah nezdinde aklanabilmesi; dünü, bugünü ve yarını itibariyle kendi kendini sorgulayıp gerçek değerini bulabilmesi; daha önemlisi de Allah’la münâsebetleri açısından iç dünyasında sürekli yenilenebilmesi ancak ve ancak sıkı bir nefis muhâsebesiyle mümkün görülmektedir. Zîrâ insanın hem zaman üstü muhtevâsı, hem de zamanla mukayyed duyguları, onun kalbî ve rûhî hayatıyla ve ledünniyâtının şuûrunda bulunmasıyla çok irtibatlıdır.

Müslüman ne kalbî ve rûhî hayatı, ne de umumî davranışları itibariyle kat’iyen muhâsebeden müstağni kalamaz. O, bir yandan dün ihmal ettiği, hattâ yıkılmasına göz yumduğu geçmişini, ötelerden gelip vicdanının derinliklerinde yankılanan: “ -Tevbe edip Allah’a dönün!..” (Nûr, 24/31)†ve “-Rabbinize inâbede bulunun!..” (Zümer, 39/54) ümit edalı, rahmet şîveli ilâhî nefahâtla onarıp ihyâ etmeye çalışırken; diğer yandan da : “ -Ey iman edenler, Allah’tan korkun, O’na karşı saygılı olun! Ve herkes yarın için ne hazırlamış ona bir baksın!..” (Haşr, 59/18) Yıldırımlar gibi ürpertici, rahmet gibi inşirah verici uyarılarla teyakkuza geçer; kendine çekidüzen verir, elinden geldiğince bütün fenalıklara karşı kapanır.. içinde bulunduğu ânı tıpkı bir döllenme mevsimi, bir bahar mevsimi gibi değerlendirir ve imanın verdiği şuurla, basîretle o ânın her lâhzasına ayrı bir derinlik kazandırır.. zaman zaman cismâniyete toslayıp sarsılsa da: “  -Sineleri her zaman Allah’a karşı saygıyla çarpan müttakiler, şeytandan bir tayf, bir vesvese dokunduğu zaman hemen Allah’ı anarlar ve derken gözleri açılıverir” (A’râf, 7/201) ilâhî beyânına göre her zaman tetiktedir.

Muhâsebe, mü’minin iç dünyasında bir kandil, vicdanında da bir hayırhah ve nasîhatçı gibidir. Her ferd onunla hayrı-şerri, güzeli-çirkini, Allah’ın sevdiğini-sevmediğini birbirinden tefrik eder ve hayır soluklu o nasihatçının rehberliğinde en aşılmaz gibi görünen engelleri aşar ve hiçbir şeye takılmadan gidip hedefine ulaşır.

Muhâsebe; iman, kulluk, tevfik, kurbiyet ve ebedî saadete mazhariyet gibi mevzûlarda, tamamen, İlâhî inayet, İlâhî rahmet yörüngelidir.. ve ye’s gibi mutlak emniyetin de en amansız hasmıdır. Evet o, her zaman huzûr ve itmi’nana açık olmasının yanında, korku, endişe ve ürperti eksenlidir. Muhâsebeye açık gönüllerin buğulu yamaçlarında her zaman: “   -Bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız” iniltileri yankılanır.. ve onun, huzûr ve mehâbetin iç içe yaşandığı ikliminde, mes’uliyet ve sorumlulukla iki büklüm olmuş en yüce kametlerin: “ -Keşke kesilip biçilen bir ağaç olsaydım” inkisârları uğuldar. Uğuldar da onlar: “  -Yer bütün genişliğine rağmen onlar için daraldı ha daraldı.. ve vicdanları da bu daralma altında kaldı” (Tevbe, 9/118) tesbitinin her an kendileri için vâki ve vârid olduğunu hissederler. Onların beyinlerinin her guddesinde:“  -Siz içinizi dökseniz de gizleseniz de, Allah onunla sizi hesaba çekecektir” (Bakara, 2/284) tınlamakta.. ve dillerinde: “ -Âh keşke, anam beni doğurmasaydı”  çığlıkları nümâyândır.

Bu ölçüde kendi kendini sorgulamanın zor olduğu söylenebilir; ama bu seviyede nefsini muhâsebeye tâbi tutmayanın da zamanı değerlendirmesi; bugünü dünden, yarını da bugünden farklı yaşaması mümkün değildir. Böylesi zamanzedelerin uhrevîlik performansı göstermeleri ise bütün bütün imkân hâricidir.

Sürekli nefsin sorgulanması ve ona itab imanın kemâlindendir. Hayatını “insan-ı kâmil” ufkuna göre plânlamış her rûh yaşadığı hayatın şuûrundadır ve ömrünün her dakikasını nefsiyle mücâdelede geçirir. Kalbine uğrayan her hâtıraya, kafasından geçen her düşünceye parola sorar ve vize tatbik eder. Şeytana, âsâba, hassâsiyete açık her işinde nefsânîliğini yakın takibe alır; çok defa onun en güzel, en mâkul davranışlarından dolayı bile kendi kendini sorgular.. akşam-sabah elindeki tığını, nefsini levm atkıları arasında dolaştırır ve bu rûh hâleti içinde hayat dantelâsını örmeye çalışır.. her akşam eksik ve yanlışlarını bir kere daha kontrol eder, her sabah bütün günahlara kapalı ve yepyeni bir azimle hayata açılır.

O, böyle bir sadâkat ve vefâ, böyle bir tevâzû ve mahviyetle iki büklüm olup başıyla ayaklarını aynı noktada birleştirdiği sürece, gök kapıları ardına kadar açılır ve kendisine: “Gel ey sâdık ki, mahremsin, bura mahrem makamıdır; seni ehl-i vefâ gördük...” denir ve her gün ayrı bir semâvî seyâhatle şereflendirilir. Zaten, Cenâb-ı Hakk da: “ -Hayır hayır, kasem ederim sürekli kendini kınayan o nefse!” (Kıyamet, 75/2) diyerek bu saflardan saf rûh adına kasem etmiyor mu..?

MURÂKABE İNSANI

Hz. Ömer’e isnad edilen bir söz vardır: “Hesaba çekilmezden evvel nefsinizi hesaba çekin.” Bu, murâkabenin bir buudu. “İyi bir mü’min, daima kendi nefsine karşı savcı, başkalarına karşı avukat gibi davranır.” Bu da diğer buudu.

Hutbesini dinlemek için İbn Abbas’ın Mekke’den Medine’ye Ôşedd-i rihal’ ettiği (yollara düştüğü) Hz. Ömer (ra), bir gün hutbede ortaya koyduğu fevkalâde talâkat ve fesâhat karşısında birden durur ve “Haydi be ordan, deve çobanı sen de!” gibi ifadelerle nefsini tokatlar. Yine Ömer, evet İslâm’da devlet sistematiğinin güçlü temsilcisi o büyük zat, gerçekleştirdiği onca büyük muvaffakiyetin en küçüğüne bile sahip çıkmamış ve bir defa olsun, “Ben yaptım” dememiştir.

Hasan Basrî (ra), Ebû Nuaym’ın Hılyetü’l-Evliyâ’sındaki kayda göre, Nebî zevcesinden süt emmiş büyük bir insandır. O, kendisini her gün hesaba çeker ve “Sen, geçen gün namazda şunları şunları düşünen kişi değil misin? Rabbin huzûrunda hiç böyle şey yapılır mı? Önceki gün de şunu yapmıştın. İşte sen, busun” derdi.

Bunlar, bir devri, aydınlatan büyük muhâsebe ve murâkabe insanlarıdır. Zaten Kur’ân da, “Sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah’tır” (Saffat, 37/96) demiyor mu?

BAŞKALARINI DEĞİL KENDİMİZİ SORGULAMA

Maalesef hala insanlarda kusur arıyor ve onları kusurlarından dolayı sorguluyoruz. Aslında sorgulanması gereken bizim kendi kusurlarımızdır. Biri gırtlağına kadar çamura batsa, fakat çamur senin sadece topuğuna bulaşsa karşındakini sorgulayıp “Bu kadar çamur da ne?” demeye hakkın yoktur; “Neden ben topuğumu kirlettim?” deyip kendini sorgulaman esastır. Başkasının gırtlağına kadar çamura gömülmesi seni alakadar etmez. Allah’ın onu halas eylemesi için dua edebilirsin sadece; su-i zanna girmeden, gıybet edip çekiştirmeden... Eğer biz, bütün beklentilerden sıyrılıp muradımızı Hakk’ın muradı haline getirememişsek daha yapacak çok işimiz var demektir. Öyleyse nasıl başkalarının kusuruyla uğraşıp onları sorgulayabiiliriz; kendimizin onca eksiği varken.. Tasavvufta mürid bir noktadan sonra murad olur. Yani, ömür boyu hep onu diler, hep onu ister. O’nun mürididir. Kendi güç ve kuvvetinden teberri edip Kudreti Sonsuz’un iradesine râm olur. Belli bir noktaya gelince murad haline gelir. Yani; Hakk arzusuyla dopdolu olur, bütün bütün masivaya, O’ndan başkasına kapanır da O’nun hoşnutluğundan başka hiçbir isteği kalmaz.. bu haliyle de Hakk’ın murad ve matmah-ı nazarı “gözde”si bahtiyar bir ruh olur. İşte biz Allah’ın muradı değilsek O emanetini niçin bize versin ki?

Evet, bu hususta korkmalı, tir tir titremeli; her başarı ve muvaffakiyetten sonra o işe layık olup olmadığımız hususunu (liyakatimizi) masaya yatırmalı.. çok büyüten bir mercekle tavır ve davranışlarımıza bakmalıyız; “Acaba biz böyle bir ihsan-ı ilahi ve nimet karşısında şükür ve vefa vazifemizi yerine getirebiliyor muyuz?” İşte bu duyguyla kendi eksik ve kusurlarımızı sorgulamalıyız. Hani Muhasibî, muvakkaten aklından geçenleri, mesela bir anlık “Şu adam şu kadar iyi olsa...” şeklinde başkalarını kritiğe tabi tutmayı dahi büyük günah sayıyor ve onun ızdırabıyla yaşıyor. Davranış, fiil, ya da tavır değil, aklına gelip uğrayan sevimsiz şeyler hakkında bile “Benim aklım temiz olsaydı o kirin ne işi vardı onda!” diyor ve her an kendi muhasebesiyle uğraşıyor. Bizim şiarımız da bu olmalı ve biz sadece, masiva düşüncesinden hâlâ sıyrılamayan kendi nefsimizi kınayıp onu sorgulamalıyız.[1]

BİR MUHASEBE

İnsan her zaman gurur ve kibir esintilerine karşı duyarlı olmalı ve devamlı murakabe, muhasebe ile nefsini ezmesini bilmelidir. Zannediyorum bunun en kestirme yolu da, mazhar olunan bütün iyiliklerin Allah’tan geldiğini kabul, tasdik, itiraf ve ilan etmektir. Yoksa gurur, kibir ve kendini beğenme gibi hastalıklar bünyeye yerleşir ve bir daha da onları yerleştikleri yerden söküp atmak mümkün olmaz.

Üstad Bediüzzaman’ın da dediği gibi, insan kuru üzüm çubuğuna benzer. Nasıl ki o kuru çubuğun, üzümler üzerinde bir hak iddiası söz konusu değildir. Öyle de insan, kendindeki meziyetleri sahiplenemez ve bunların kendisinden kaynaklandığını iddia edemez.

Gurur, kendini bulamamış küçük insanlara âit bir boşluktur. Yine Üstadın dediği gibi: Cemiyet hayatında herkesin görünmek istediği bir pencere vardır. Boyu kısalar görünmek için ayak parmaklarının ucuna doğrularak uzun görünmeye çalışırlar ki, bu durum esasen onların kısalığını ele verir. Boyu uzunlara gelince onlar da görünmemek için iki büklüm olurlar. Bu itibarla tevazu, bir büyüklük emaresi, tekebbür de küçüklük emaresi sayılmıştır. Evet büyüklerde büyüklüğün işâreti küçük görünmek, küçüklerde küçüklüğün işâreti de büyük görünmektir.

Basit insanlarda kompleks olur. Zaten büyüklenme de bunun bir tezahürüdür. Halbuki inanan insanlarda aşağılık duygusu olmamalı. Aslında; bunca İlâhî lütuflarla serfiraz mü’minde niçin aşağılık duygusu olsun ki?. Evet, bir kere o, kendini idrak seviyesinde bir insandır. İkincisi, imân gibi bir cevhere sahiptir. Üçüncüsü, eğer yapabiliyorsa, imân ve Kur’ân hizmetinde kendine düşen önemli misyonu vardır. Bütün bu meziyetlerle taltif edilmiş bir insanda aşağılık duygusu olamaz ve olmamalı. Öyleyse kibir, gurur ve kendini beğenmişlik gibi kötü duygular da onda olmamalı.

MUHASEBEDE DENGE

İnsan her mes’elede olduğu gibi, muhasebede de ölçülü ve dengeli davranmalıdır. Bir kere muhasebe, kat’iyen yeis ağırlıklı olmamalıdır.

Evet, her insanın muhasebesi kendi seviyesine göredir. Öyle mes’eleler vardır ki, ebrar onunla sevap kazanırken, mukarrebin için onlar günah sayılmaktadır. Bu itibarla da ebrar kendi muhasebe derinliği içinde, mukarrebin de kendi muhasebe enginliği içinde daima ölçülü olmalıdır.

Diyelim ki, bir insan gece namazına kalktı ve sabaha kadar gözyaşları içinde namaz kıldı. Bu, mutlaka takdir edilecek bir ameldir. Fakat bu amel mukarrebinden birisine âitse, o kendine göre bu amelinin muhasebesini yapacak ve belki de şöyle diyecektir: “Ben bu geceki namazımda manevî füyuzatla dolup taştım. Ama acaba, amelimdeki gaye ve hedef bu manevî füyuzatı yakalamak mıydı? Eğer öyleyse yandım, mahvoldum..” Evet, bu da bir muhasebedir; fakat has dâirede ve bazı insanlara mahsustur. Henüz gece namazına kalkmayı bile düşünmeyenler için böyle bir muhasebe teklifi, ifrattır ve altından kalkılamayacak bir yüktür... İşte Muhasibî’nin riya ve ihlâs konusunu işlerken ifade ettiği hususlara böyle bir pencereden bakmak lazımdır. İmam Gazalî’nin de bu konuları işleyişi aynen Muhasibî gibidir ve onda da hassasiyet had safhadadır. Bu konuda hadislerin bize öğrettiği ölçü ise, hem objektif hem de ekseriyete hitap etmektedir. O ölçü de şudur: ‘Din kolaylıktır. Onu zorlaştıran sonunda yenik düşmeye mahkûmdur..’ Öyleyse her ferd, muhasebede tecessüsünü, yenik düşmeme sınırında tutmalıdır. Bu da şahsın manevî yapısına göre çeşitlilik arzeder. Bu arada, hadîsteki ölçüyü herkes kendi seviye ve durumuna göre tatbik edebilir.

Bir de mes’eleye şöyle bakmak gerekir: Az veya çok, her insanın bir kudve ve rehber olma durumu vardır ve onların davranışları arkalarında bulunanlara aynen yansımaktadır. Öyleyse her türlü davranışımız ölçülü ve umumun kabul edebileceği durumda olmalıdır ki, bilerek-bilmeyerek başkalarını zora koşmayalım. Muhasebe şeklimiz ve muhasebe keyfiyetimiz için şu prensip her zaman geçerlidir: Hiç kimse, ona aşıladığımız muhasebe şekil ve keyfiyetiyle amele yenik düşmemelidir.

MUHASEBE VE HÜSN-Ü ZAN

Bir diğer çok önemli husus da şudur: Ben kendi hakkımda düşünürken demeliyim ki, “Her namazdan sonra uzun uzun tesbihat yapmam, her gün Mecmuatü’l-Ahzab’tan bir bölüm okumam, bir-iki saatımı zikre, fikre vermem katiyen benim durumumda olan bir insanın şükür mukabelesi sayılamaz. Bu kadarcık bir evrâd u ezkârla bana dense dense “tembel” denir, “miskin, uyuşuk” denir. Ama bu hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’deki arkadaşlarımı düşünürken, onlar namazlarının sonunda ister herkesin bildiği “Sübhanallah, Elhamdulillah, Allahuekber” şeklindeki malum tesbihatı yapsınlar, isterse de “Yâ Cemîl Yâ Allah…” diyerek Esmâ-i İlâhî’yi uzun uzun saysınlar, “inşaallah vazife-i ubudiyetlerini, genel durumun ve şartların müsaadesi ölçüsünde yerine getiriyorlardır” demeliyim. Onlar hakkında katiyen hüsn-ü zan etmeliyim. Kendim hakkında da hüsn-ü zanna zerre kadar yer vermemeliyim. Yoksa biraz evvel bahsettiğim şekilde, insanlar hakkında “Hiç kimse sorumluluğu ölçüsünde Allah’ı anmıyor.” diye bir mülahazaya girersem sû-i zan etmiş olurum. “Bunlar ne zikir, ne fikir, ne de şükür vazifelerini hakkıyla eda edemiyorlar.” dersem sû-i zanna saplanmış olurum. O da tehlikelidir ve kaybettirir. Her zaman tekrar ettiğim bir mülâhazayla bağlayayım bunu; Kendimiz hakkında sürekli suç arayan, suç derleyen, tevsî-i tahkîkatta bulunan bir savcı gibi davranmalıyız. Ama başkaları hakkında da, onların fahrî avukatı gibi olmalı, hep onları müdafaa etmeliyiz. Başkaları hakkında hüsn-ü zan, kendi hakkımızda da sürekli muhasebe esasına bağlanmalıyız.

Buraya bir küçük haşiye daha koymak istiyorum: Ben ölçü olmasam da bazen canımı sıkan şeyler oluyor. Meselâ, namazda imam arkasında ses çıkarmalar oluyor. Birisi durup dururken boğazı sıkılıyor gibi sesli sesli “Allaaahuekber” diyor; “ettehiyyaaaaatü lillaaaahi vessalavaaaatü” diyor. Dinde böyle bir sorumluluk yoktur. İnsan kendi kendisi duyacak, anlayacak kadar söylemelidir. Şimdi bu harekete bir zaviyeden bakınca “Bu bir riyadır” dersiniz. Vakıa, duyurmaya matuf olan şeylere riya değil “süm’a” denir. Göstermeye yönelik hareketlere, kendini ihsas etmelere de “riya” denir.

İşte birinin böyle bir hareketi karşısında aklımıza o şahsın süm’a yaptığı gelebilir. Meselâ gece erkenden kalkıyor, kapıları sertçe açıp kapatıyor, su sesini duyuruyor bize. İçimize “Acaba daha sessiz yapamaz mı bunu? Allah’a doğru yaptığı bu yolculuğu sessizlik içinde götüremez mi? Çok inceyse şayet, inceliğini ortaya kalınlık şeklinde koymak suretiyle hakkında su-i zan ettirmemeli değil mi?” gibi duygular gelebilir. Bu meselenin bir yanı. Fakat bu türlü meselelerde biz, neden o adam hakkında böyle düşünürüz? Çünki bir insan, ibadet ü taata, o ibadet ü taat teşri kılınırken söz konusu olmayan meseleleri iradî olarak katarsa Allah’a ibadete başka şeyleri karıştırmış olur. Dinde, imamın arkasında boğaz sıkılıyor gibi ses çıkarmak diye bir şey yoktur. İbadet ü taat yaparken ses çıkarılacak diye bir şey yoktur. Bunların hepsi süm’adır dinimize göre. Ve dolayısıyla bu tür hareketlere riya ve süm’a nazarıyla bakılır. İnsanın kalbinde öyle kendini harap edecek kadar bir incelik yoksa, içinde bulunduğu manevî hava itibariyle gerçekten boğazı sıkılır gibi olmamışsa, “Allah” dendiği zaman halinde bir değişiklik olmuyor, aynı kararında devam ediyorsa çok iyi bir kul hali sergilemek onun hakkı değildir. O, o seviyenin insanı değildir ki; halkın içinde “Allah” diye seslensin. Onu iradesiyle ve düşünerek söylediyse, mani olabileceği halde olmayıp söylediyse riya ve süm’a yaptı demektir.

Bu, temelde ibadetin içinde olmayan bir şeyi ibadete karıştırma demektir. Onun için Allah Rasulü (sallallahu aleyhi vesellem) riya hakkında “debîbü’n-neml” buyuruyor. Yani, karanlık bir zeminde bir karıncanın yürürken bıraktığı izler gibi bir şeydir riya.. farkına varamazsınız, ibadetinizin içine girer de farkedemezsiniz. [2]

MUHASEBE

Bir yerde çok güzel konuştunuz, çok güzel yazdınız, her istediğiniz oldu. Oturup, bir güzel nefis muhasebesi yapmalısınız. Zira istidraç olabilir. İhtimal onunla gurur, riya, kibir kapısı açılır ve insanlardan bir insan olmanızın kapısı kapanır.

Ehlullah, başarısızlık kadar hatta ondan da fazla başarıdan da korkmuştur. Tarlaya ekin ekmiş, arkadan çok güzel mahsul olunca, oturmuş hıçkıra hıçkıra ağlamış ve “Ne yaptım da böyle oldu. Yoksa istidraç mı?” diye kendisini tekrar tekrar sorgulamış.

BİR MUHASEBE MİSALİ

1. İbadetleri samimi olarak yapmak.

2. Allah’a karşı yaptığı ibadetlerin en şuurlusunu eksik bulmak.

3. İnsanlar karşısında kendisini hor ve hakir görmek; hem o kadar hor ve hakir görmek ki, sadece kâfir olmadığından dolayı oturup kalkıp Allah’a şükretmelidir. Bediüzzaman Hazretleri, “Mecmuatü’l-Ahzab”ta büyük zatlara ait “En şaki kulum” denilen yerleri “Senin lütfun olmazsa” şeklinde düzeltmiştir. Zannederim bu husus, büyük zatların nefis muhasebesini gösterme açısından önemli bir misal teşkil etmektedir.

4. Güzel konuşan ve zâhiren iyi bir yaşantısı olanlar umumiyetle halk nazarında hüsn-ü zanna mazhar olurlar. Bu durumlarda insanın, kendini birşey olmadığına inandırması çok önemlidir. Aksi takdirde insan, kendini birşey oldum zannedebilir ki bu da büyük bir tehlike demektir. Büyük veliler bile bu konuda hep korkmuş ve titremişlerdir. İnsan Hz. Şuayp gibi hutbe irad etse bile kendi iç mülahazası şöyle olmalıdır: “Lafızperestlik yaptım, insanları kelimelerle, cümlelerle aldattım.”

Sıraladığımız bu hususlar, takılıp kaldığımız ve kaybettiğimiz noktalardır. Bugün Allah (cc) bize büyük vazifeler gördürüyor olabilir. Fakat, böyle bile olsa, bize düşen vazife ve sorumluluk şudur: Kafamızı her zaman muhasebe ile meşgul etmek ve en güzel yaptığımız işlerde bile bir bit yeniği var olduğunu düşünmek.. Evet, halkın içinde ağlayıp sızlayan, gözyaşlarıyla namaz kılan bir insanın, Rabbiyle başbaşa kaldığı anları da böyle değilse, onun bu halinde, değil bit yeniği, akrep yeniği var demektir.

MÂİZ HADİSESİ VE VİCDAN İRTİBATLI KONTROL SİSTEMİ

Ürperten bir muhâsebe ruhu veya Maiz hâdisesinden bir kesit. Müslim-i Şerîf, ona hususi bâb ayırmış ve “Câde bi nefsihi”; “Nefsini cömertçe feda eden adam” başlığını koymuş. Evet, nefis cömertliği yapan adam. İşte Maiz bu!

Bir gün Allah Resulü’nün huzuruna girer ve O’nun yanına kadar sokulur. Ayakta kaddi bükülmüş, rengi sararmış.. benzi solmuş ve laf söyleyecek hali kalmamıştır. İşte bu bitkin insan şöyle der: “Ya Resûlallah! Beni temizle” Allah Resûlü yüzünü öbür tarafa çevirir... Şefkat İnsanı, onun diyeceğini duymak istemez. Bu defa da Maiz öbür taraftan gelir ve aynı şeyleri söyler. Derken bu durum tam dört defa tekerrür eder! Her defasında Allah Resûlü yüzünü çevirir. Maiz de O’nun yüzünü çevirdiği cihetten gelerek, kendisini temizlemesini ister. Dördüncüde Allah Resûlü: “Seni hangi günahtan temizleyeyim?” sorusunu sorar. O da: “Zinadan Ey Allah’ın resûlü” cevabını verir. Herkes donup kalmıştır. Allah Resûlü’nün devrinde “zina” kelimesi belki ilk defa telaffuz ediliyordu. İtiraf şok te’siri yapmışdı. Daha dün zinayı meşru görenler, İslâm’la birlikte ondan o kadar uzaklaşmışlardı ki, bilmedikleri yeni birşey duymuş gibi şaşırıp kalmışlardı. Sükûneti Allah Resûlü’nün şefkat dolu sesi bozdu.. ve sordu oradakilere:

- Maiz’de delilik var mı?

- Hayır, Ey Allah’ın Resûlü, Maiz aklı başında biridir, dediler.

- Acaba sarhoş mu? Ağzı koklandı ve yine;

- Hayır, cevabı verildi. Maiz itirafında bu kadar ısrar edince, artık Allah Resûlü’nün elinden birşey gelmezdi. “Haddi tatbik edin” buyurdu. Taş atanların arasında kendisi yoktu. Maiz bir meydana getirildi. Başına taşlar yağdırıldı. Bir aralık bu taşlamaya dayanamadı, kalkıp kaçmak istedi. Kaçarken de biri eline geçirdiği bir çene kemiğiyle başına vurdu ve düşürdü. Maiz ölmüştü... Hâdise olduğu gibi Allah Resûlü’ne, son anda kaçmak istediği, fakat birisinin vurduğu bir çene kemiği ile öldüğü şeklinde hikaye edilince o Şefkat Âbidesi dayanamadı ve: “Onu bana bırakmalı değil miydiniz?” dedi, ağladı. Belki Maiz, itirafından vazgeçecekti. O zaman da durum değişebilirdi. Aradan bir-iki gün geçmişti ki Allah Resûlü’nün huzuruna bu sefer bir kadın çıkageldi. Bu Maiz’in suç ortağı olan kadındı. O da Maiz gibi: “Ya Resûlallah beni temizle” diyerek söze başladı. Allah Resûlü de Maiz’e yaptığı gibi yaptı ve: “Dön git tevbe et” dedi. Ama kadın ısrarlıydı. Bunun üzerine Allah Resûlü: “Belki sen hamilesindir. O masumun kanına giremeyiz” dedi ve kadını geri çevirdi. Aylar geçti ve kadın çocuğunu doğurdu. İlk fırsatta hemen Allah Resûlü’nün huzuruna gelerek teklifini tekrarladı... Bu defa da Allah Resûlü: “Bu çocuğun bakıma, süte ihtiyacı var” diyerek kadını geri gönderdi. Son geldiğinde, çocuğa ekmek yemesini de öğretmişti ve: “İşte artık bana ihtiyaç kalmadı. Ne olur ya Resûlallah bana haddi tatbik et ve beni şu vicdan azabından kurtar!” dedi; ve alıp götürdüler, vicdan huzuruna doğru kanatlanacağı bir rampaya.. vefat ederken mesut ve bahtiyardı. Biri başına taş atarken “Seni gidi...” deyince, uzaktan seyreden Rasûlullah kaşlarını çattı ve şöyle dedi: “Vallahi bu kadın öyle bir tevbe etti ki tevbesi bütün Medine halkına dağıtılsaydı yeterdi.”

Neden öyleydi? Çünkü, hiç kimsenin görmediği yerde bir günah işlemiş.. hesabı öteye kalmasın diye, kendini itirafın cenderesine atmış ve cezasını çekeceği âna kadar da Allah ve topluma karşı işlediği suçun hicap ve vicdan azabını sırtında ateşten bir gömlek gibi taşımıştı. Evet, ayağı kaymış ve düşmüştü ama, kurtuluşu dinin kapısında aramakdan vazgeçmemişti.

SÜREKLİ MURAKABE VE MUHASEBE

İnsan, yaptıklarını sürekli düşünerek, murakabe ve muhasebede bulunarak yapmaz, terk ettiklerini, aynı şekilde düşünerek terk etmezse, her zaman için yanılabilir. O bakımdan, en iyi, belki en kabule şayan gördüğümüz amellerimizde dahi bir bit yeniği olabileceğini nazara almalıyız. Kimsenin olmadığı, sizi de görmediği bir yerde tek başınıza yaşıyor, her gece kalkıp 100 rekat namaz kılıyor, başınız secdede, Rabbin huzurunda gözyaşı döküyorsunuz; evet bunda bile bit yeniği olabilir. Belki de, içinizde, "bu yaptığım, geç de olsa bir gün duyulur" mülâhazası; şimdi ben yapayım da, bir gün bundan haberdar olup, bahsedenler çıkar düşüncesi olabilir. Eğer bu derece bir murakabe yoksa, insan her zaman için yanılabilir. Evet, en yanılmayacağınızı zannettiğiniz yerde bile yanılabilirsiniz. Kulluk, bir manâda sürekli iç münakaşa, insanın kendisiyle, nefsiyle olan kavgasıyla gerçek derinliğini bulur. Ubûdiyet, ubûdet, üzerinden sürekli geçilen işlek bir yolu ağır paletlerle bastırma ve düzeltme, sonra gelip yeniden bastırma ve düzeltme, sonra yeniden, sonra yeniden... hiç durmamacasına bastırma ve düzeltme demektir. Ama herkes bunu kendi nefsi adına yapmalıdır; başkaları hakkında aynı şekilde düşünülür, onların ibadetlerinde nefsin payı olabileceği gibi bir sû-i zanna gidilirse, Allah korusun, bu da öldürücü bir zehir bir korkunç bir yanılma demektir. İhtimal başkaları, sizin yakalamaya, avlamaya çalıştığınızı çoktan yakalayıp, avlamışlardır da, sizin haberiniz yoktur.[3]

RİSALE...

Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!

Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler,  dalâlet verici vesveseler kalmıştır.  Ve bu ağır yük ve hastalıklı  kalb  ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede, göre göre, gayet süratle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum.

O kabir, bu dâr-i fâniden firâk-ı ebedî ile ebedü'l-âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da, katî bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!

Name=150; HotwordStyle=BookDefault;  sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kàliyle bağırarak derim: "El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!"

İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nidâ ediyorum: "El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!"

İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve menceyok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum:

"El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir! İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li'l-Âlemîn olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.

"Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim!

Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin, hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelîl, hem müsi', hem müsin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor.  Hadsiz günah ve  hatîatlarını  itiraf ediyor.  Evham ve türlü türlü illetlerle müptelâ olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin."

ÜSTADIN MUHASEBE YANI

…Üstad, bu yüksek iktisatçılık kudretini sırf yemek, içmek, giymek gibi basit şeylerle değil, bilakis fikir, zihin, istidat, kàbiliyet, vakit, zaman, nefis ve nefes gibi manevî ve mücerred kıymetlerin israf ve heder edilmemesi ile ölçen bir dahîdir. Ve bütün ömrü boyunca, bir karakter halinde takip ettiği bu titiz muhasebe ve murakabe usûlünü, bütün talebelerine de telkin etmiştir. Binaenaleyh, bir Nur Talebesine olur olmaz eseri okutturmak ve her sözü dinlettirmek kolay birşey değildir. Zîra, onun gönlünün mihrak noktasında yazılı olan şu "Dikkat!" kelimesi, en hassas bir kontrol vazifesi görmektedir.

İşte, Bediüzzaman, kudretli bir ıslahatçı ve harikalar harikası bir pedagog (mürebbî) olduğunu, yetiştirdiği ter temiz nesille fiilen ispat etmiş ve iktisat tarihine nurdan pırıltılarla yazılan bir atlas sahîfe daha ilave eden bir nadire-i fıtrattır.[4]

TEFSİR…

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اتَّقُوا اللّهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَاقَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللّهَ اِنَّ اللّهَ خَبيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

Haşr/18. Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah'tan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

Ey Allah'a, Resulüne ve ahiret gününe inanıp iman şerefi ile müşerref olmuş bütün müminler!  Hep Allah'tan korkun. Nifaktan, münafıklardan, küfürden, kâfirlerden, zulümden, zalimlerden ve şeytanın şeytanlığıyla o kötü akıbete düşmekten sakınıp  Allah'ın korumasına sığının da, her işinizde O'nun emir ve nehyini tutarak azabından korunun  ve her nefis yarın için, yani kıyamet günü için ne hazırlamış, Allah'a ne takdim etmiş olduğuna baksın. Hesab sorulmadan önce nefsini muhasebeye çekip kendi hesabına nazar etsin. Kıyamet gününe "yarın" denilmesinin iki anlamı olduğu ifade edilmiştir. Birincisi, yarının dünden yakın olması itibariyle kıyamet yarın olacakmış gibi telakki edilerek çalışmaya teşvik etmek demektir.

İkincisi de, Rahmân Sûresi'nde geçtiği üzere Allah katında zamanın, birisi teklif zamanı olan dünya devri, diğeri de ceza ve mükafat zamanı olan ahiret devri olmak üzere iki günden ibaret olduğuna işarettir ki, buna göre bugün dünya, yarın ahiret demektir. Bununla beraber âyet, insanın her gün korunmak için yarına faydalı olacak ne iş yaptığını düşünmesinin gerekli olduğunu da hatırlatmaktan uzak değildir.    "Allah"tan korkun!" Bu cümle dış anlamı itibariyle öncekini te'kid etmek için tekrar edilmiş gibi görünmektedir.

Fakat önceki Allah sevgisiyle emirlerin, vazifelerin yerine getirilmesi, bu ise Allah korkusuyla yasaklanan şeylerden, fenalıklardan sakınılması durumunu göstermesi itibarıyla farklılık arzetmektedir. Yani Allah'tan korkun da kötülük yapmayın ve korunmazlık etmeyin.  Çünkü Allah, her ne yaparsanız haberdardır, yarın ona göre ceza veya mükafat verecektir.[5]

وَلَا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ

Kıyamet/2. Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim (diriltilip hesaba çekileceksiniz).

"Hayır, kendini kınayıp duran nefse de yemin ederim." Bu da aynı mânâda, "nefs-i levvâme" (kendini kınayan)'nin gerçekleşeceğine yemindir. Nefs-i levvâme, "kınayan nefis" demektir. Bu da ya başkasını çok çok kınayan nefis veya yaptığı günahların fenalığını anlayıp da kendini kınayan, pişman olan nefis demek olabilir. Daha çok bu ikinci mânâ yaygın ve bilinmektedir.

Onun  için nefisler nefs-i emmâre (insana kötülük yapmasını emreden nefis), nefs-i levvâme, nefs-i mutmainne (iyilikle kötülüğü ayırt eden, temizlenerek kişiyi Allah'a yaklaştıran nefis), nefs-i mülheme (ilham edilmiş nefis), nefs-i zekiyye (temizlenmiş nefis), nefs-i raziye (razı olmuş nefis) ve nefs-i merdıyye (kendisinden razı olunmuş nefis) diye yedi mertebeye kadar sayılır ki, her biri terbiye ve nefsi kırma ile tarikat yolunda bir mertebedir.

Yani kıyamet günü muhakkak olacak ve ona inanmak istemeyen kötü nefisler o gün kendisini çok kınayacak, dünyada yaptıkları gafletlere, günahlara çok pişman olacaklar, hatta her nefis kendini kınayacak, dünyada işlediği kusura pişman olacak, "daha iyi niye çalışmadım, daha güzel işler niçin yapmadım" diye pişmanlık duyacaktır. Bu surette "kendini kınayan nefs"e yemin, o gün gerçekleşecek olan kınamasındaki acılığın önemine ve büyüklüğüne dikkat çekmek için demek olur.[6]

NÜKTELER…

Her namaz, sahibine nefsini murakabe, muhasebe ve kontrol melekesini de kazandırır. Sık sık müdür veya müfettiş huzuruna çağrılan bir memur, nasıl görevinde dikkatli davranır, işlerini muntazam bir surette yürütürse, bunun gibi günde en az beş sefer Hâlikının huzuruna çıkan bir insan da, bütün işlerini hatâ ve yanlışlığa meydan vermeyecek şekilde yapar.

HASAN BASRİ HAZRETLERİNDEN

Hasan Basri (r.a.) buyurdu: “mümin nefsine hakim olup onu Allah adına hesaba çeken kimsedir. Dünyada nefsini hesaba çekenlerin hesaplaşması kolay geçer. Nefis muhasebesi yapmadan hayat geçirenlerin, kıyamet günü hesaplaşması çetin olur.”

Arkasından sözlerine devam eden Hasan Basri nefsi muhasebesini şöyle açıklıyor, “mümin ansızın, nefsinin hoşuna giden bir davranışla karşı karşıya gelince içinden “vallahi sen benim hoşuma gidiyorsun, sana ihtiyacım da var, fakat seninle aramda engel var” işte bu amelden önce hesap görmektir. Sonra sözüne şöyle devam etmiştir: bazen bir şeyde ifrata varırda içinden “bu davranışı niye işledim? Yemin ederim ki, buna karşı geçerli bir mazeretim yok, Allah’ın izniyle bu davranışı bir daha yapmamaya yemin ediyorum” diyerek yanlış hareketi karşısında pişmanlık belirtir.

“Kendini kınayan nefse yemin ederim” mealindeki ayet hakkında Hasan Basri (r.a.) buyuruyor ki, “Mümin, şu sözü neye söyledim, şu yiyeceği niye yedim, şu içeceği niye içtim diye kendini devamlı olarak kınamaktan geri durmaz. Günahkar ise kendini kınamadan ömrünü geçirir”[7]

HZ. ÖMER VE MUHASEBE

Hz. Ömer (r.a.) der ki, “hesaba çekilmeden önce kendi kendinizi hesaba çekiniz. Amelleriniz tartılmadan siz onları tartınız”

Anlatıldığına göre, Hz. Ömer (r.a.) her akşam ayaklarına kamçı ile vurarak kendi kendine “bu gün ne yaptın” derdi.

Enes Bin Malik buyuruyor ki, “bir gün Hz. Ömer (r.a.) evden çıktı, ben de peşinden çıktım. Bir bahçeye girdi. Aramızda bir duvar vardı, duvarın arkasından şöyle dediğini duydum: “Hattab oğlu Ömer, müminlerin emiri, oh oh, Allah’a yemin ederim ki, ya Allah’dan korkarsın, yahut da azaba çarpılırsın”[8]

BİR MUHASEBE ÖRNEĞİ

Ahnef İbni Kays’ın arkadaşlarından biri anlatır.

- Onunla birlikte olduğum müddetçe gece namazlarımızın büyük çoğunluğunu dua teşkil ederdi. Bu arada kandilin yanına gelir, parmağını yanasıya ateşe tutar, sonra nefsine şöyle seslenirdi:

- Hey Huneyf, falan gün, falan günahı, filan gün filan kusuru niye işledin?[9]

MUHASEBE

“Bu kadar yakışıklı olmasaydım keşke” dedi içinden. Sonra da bu bir isyan olur diye “estağfurullah” çekti.

…Halit Allah’ın emirlerini yaşamakta ve yasaklarından kaçmakta çok hassastı. Kalbine ve kafasına O’dan başkasının girip, fena bir ur gibi yerleşmesinden çok korkardı. Allah’ın yarattığı kalbine başkasını kabul edemezdi. Bu çelikten iradesi sayesinde, başkalarına karşı daha tesirli oluyordu.

…Aparmanın dış kapısından girdi. Dış kapı açıktı. İç kapıyı açmak için anahtarlarını cebinden çıkardı. Alt katta bulunan dairenin kapısına doğru dalgınca ilerliyordu. İsraf olmasın diye elektriği yakmamıştı. Daire kapısında sanki bir gölge vardı. Bu gölge acaba geriden mi aksediyordu? Aniden durakladı Halit. İçinden otomatiği yakmak geçti. Sonra vazgeçerek kapıya doğru biraz daha yaklaştı. O anda onun bir gölge olmadığını anladı. İçinde bir şeyler kıpırdandı. Oradaki insan, evinin tam kapısının önündeydi. Işığı yakmanın gereğini kesinlikle anlayan Halit, kapının yanındaki otomatik düğmesine dokundu. Dokunmasıyla birlikte otomatiğin solgun ve ölgün ışığının karanlığı kovmasıyla, kapıdaki hayaletin kim olduğu anlaşıldı. O anda Halit’in gözleri apartman sakinlerinden olan kızın gözleriyle buluştu. Her fırsatta Halit’i kendine beğendirmeye uğraşan kız, bu vesileyle ilk defa Halit’le bu kadar yakından buluşma imkanını elde etmişti. Halit mahcubiyet içinde bakışlarını başka noktalara kaçırmaya çalıştı. Gözlerini kaçırmasına rağmen kalbi ona meyletmişti. Geçici olsa dahi Allah’ın kıblegehı olan kalbine, kızın bakışları ve endamı girip oturmuştu. Ondan kapıdan uzaklaşmak istedi. Titreyen elleriyle kapıyı açtı…kendi küçük odasına kapandı.

…teybin bulunduğu dolabın çekmecesinde bir mum vardı. Mumu yakıp kendisini onun aydınlığına bırakacaktı...O da parmağını yaktığı mumun alevi üzerinde yanıncaya kadar tutuyordu. Kimseye duyurmadan kapıyı açtı. Arkadaşlarının sesleri geliyordu. Odasına çok yakın lavaboda abdest aldı. Abdestle beraber günahkar uzuvlarını yıkıyordu. Biraz rahatlamıştı. Yine kimseye duyurmadan odasına geri döndü. Namaza durdu. Namazda ihanetini düşünüyordu. Eyyub gibi ağlıyordu. Rabbi de onun iltifat nurlarını kalbine serpiştiriyordu. Namazını bitirmişti.

Kapının hemen ardındaki bütün elbiselerini ceplerinde neyi varsa neyi yoksa hepsini ortaya döktü. Bütün bunları hibe edecekti…[10]

BİR ANEKDOTTAN ALINACAK DERS

Damat Efendi lakabıyla meşhur “Mecmeu’l-Enhür” sahibi Muhammed b. Süleyman, talebelik günlerinden birinde, gece yarısı, mum ışığı altında ders çalışmaktadır. Bir ara kapı çalınır. Açar. Karşısında bir genç kız durmaktadır. Yolunu kaybettiğini ve ortalıkta başkaca da bir ışık görmediği için buraya geldiğini söyler. Molla, onu içeriye alır. Sonra da kendini yine dersine verir.. verir ama, sabaha kadar ara sıra elini, yanan mumun üzerine tutmayı da ihmal etmez. Evet sabaha kadar bunu pek çok defa tekrar eder. Gün ışıdıktan sonra genç kız oradan ayrılır. Evine döner. Burası Osmanlı vezirlerinden birinin sarayıdır. Ve bu genç kız da, o vezirin kerimesidir. Saray halkı, ona geceyi nerede ve nasıl geçirdiğini merakla sorarlar. Çünkü bütün gece onu aramış ama bir türlü bulamamışlardır. Genç kız başından geçenleri ve gördüklerini bir bir anlatır. Vezir, mollayı sarayına davet eder ve niçin sabaha kadar elini yanan mumun üzerinde tuttuğunu ve elinin yanmasına sebep olduğunu sorar. Molla: “Yolunu kaybettiği için kapımı çalan genç kızı dışarda bırakamazdım. Bu sebeple onu odama aldım. Nefsimin desiselerine karşı koyabilmek için de, elimi ara sıra mumun bana cehennemi hatırlatan alevi üzerine koydum. Ve böylece yanlış birşey yapmaktan kurtuldum.”

Esasen, her haram kapımızı çaldığında, bize âit davranış şekli de işte böyle olmalıdır. Zaten, her haramın zehirli bal olduğu da bilinen gerçeklerden değil mi? İnsan, geçici ve süflî zevkleri ebedî ve ulvî cennet zevkine tercih etmemeli...[11]

İPİN HESABI

Zenginin birisi ölümden, ve kabirdeki yalnızlıktan çok korkuyormuş. "Öldüğüm geceyi kim kabre girerek sabaha kadar benimle geçirirse servetimin yarısını ona ba­ğışlıyorum" diye vasiyet etmiş. Öldüğünde "Kim birlikte kab­re girip sabahlamak ister?" diye araştırmışlar. Kimse çıkma­mış. Nihayet bir hamal, "Benim sadece bir ipim var, kaybe­decek bir şeyim yok. Sabaha kadar durursam zengin olu­rum." diye düşünerek kabul etmiş. Vefat eden zengin ile bir­likte defnetmişler. Sorgu sual melekleri gelmiş. Bakmışlar kabirde bir Ölü, bir canlı var. "Nasıl olsa bu ölü elimizde... Biz şu canlı olandan başlayalım" demişler ve hamalı sorgulama­ya başlamışlar. "O ip kimin? Nereden aldın? Niye aldın? Na­sıl aldın? Nerelerde kullandın?" Sabaha kadar sorgu sual de­vam etmiş, adamın hesabı bitmemiş. Sabahleyin kabirden çıkmış.

-Tamam, servetin yarısı senin, demişler.

-Aman, demiş hamal, istemem, kalsın. Ben, sabaha ka­dar bir ipin hesabını veremedim. O kadar servetin hesabını nasıl veririm?

Hayatın ve hayatın içerisinde istifade edilen lütufların hesabını vermek hafife alınacak şey değildir.[12]

ÇOK KORKTUM

Peygamber Efendimiz (s.a.v) anlatıyor: Geçmiş devirlerden mirisinde, bir adam ölümünün yaklaştığını hissedince evlâtlarını yanına çağırmış. Evlâtları babasının başına toplanmışlar. Demiş ki:

- Evlâtlarım, ben Rabb'imin huzuruna bu hâlimle gitmek istemem. Ben vefat ettiğim zaman beni yakın. Külümü yük­sekçe bir yere çıkıp savurun. Dağılıversin sağa sola... Onun huzuruna çıkarılınca ben de diyeceğimi bilirim.

Bir müddet sonra vefat etmiş. Evlâtları babalarının vasi­yetini yerine getirmişler. Onu yakıp, külünü savurmuşlar.

Mahşer gününde ruhu ve cesedi yine bir araya getirilmiş. Allah (c.c):

-Kulum, sana bunu yaptıran neydi? diye sormuş.

-Allah'ım çok korktum, korkumdu.

-Ben, benden bu kadar korkana azap etmem, buyurmuş Allah.

Mü'min, korku ile ümit arasında olmalı, Allah'ın bü­yüklüğü kadar, kendi küçüklüğü kadar, onun azabının şiddeti, kendi acziyeti kadar Allah'tan korkmalı, ona kar­şı saygılı olmalıdır, ürpermeyen, korkmayan bir kalbi in­sanın üzerinde taşıması onun için bir azap, bir yüktür.[13]

BASİT KAVGA

Mevlâna Cami Hazretleri'nin yanına bir adam gelip:

-Şuna şöyle dedim, buna şu cevabı verdim, diye gurur­lanmış. Mevlâna Hazretleri rahatsız olmuş ve:

-O cevaplarla değil, yarın Allah'a vereceğin cevaplarla meşgul ol, demiş.

İnsanlar kendileri gibi aciz olan insanların nazarında büyümek gibi basit bir şeyin kavgasını verip, bu yanlış­larına bir de kendilerini anlatıp durmak gibi yanlışları ilâve ederken, bir diğer taraftan da insan gibi aciz, çabuk üzülüp, çabuk incinebilir bir varlığı mağlup etmekte de galibiyet ve üstünlük arıyorlar. Bu küçük şeylerin adamı olmaları, o insanların ne kadar küçük olduklarını kendi dilleri ile ilan etmeleri manasına geliyor. Davaları büyük olan insanların şahısları gibi bir meseleleri yoktur.[14]

DÜŞMEDEN DÜŞÜNMEK

1990'lann başında ABD'nin iki numaralı adamı, Başkan Yardımcısı James Baker Washington'da katıldığı "Dualı Kah­valtı" da; dünyadaki saltanatların ve dünyanın fâni olduğunu, inancın önemini, Beyaz sarayın kapısından geçen yaşlı bir generalin etrafında korumalar ve gazetecilerden oluşan bir ordu göremediğini ve bundan çok etkilendiğini anlatır. Neredeyse dünyanın dümeninde denilebilecek bu adam, elindeki gücün geçici olduğunun farkındadır. Konuşmasının bir yerinde: "Buraya gelmeden önce telefonlarıma cevap vermeyenlerin, görevim bitikten sonra yine aynı şekilde dav­ranacaklarını biliyorum, ama buna hazırım." der. "Dünyanın her tarafında imanın yeniden canlanmasını selâmlarken, imanla ilgili kendi sorumluluklarımızın da farkında olmalıyız." sözü de yine aynı konuşmasında geçer.

Düşmeden düşünebilen idareciler, hem şahısları, hem de milletleri adına yanlışlara girmeyecektir. Saltanatların geçici olduğunu unutmayan idareciler isabetli karar verirler. Fakat ne yazık ki bir çok idareci düşmeden düşünemez.[15]

SUÇLULAR

"Mekteplerde en az diğer dersler kadar terbiye ve milli kültür üzerinde durulmalıdır ki, vatanı cennetlere çevirecek sağlam ruh ve sağlam karakterli nesiller yetişebilsin. Talim başka terbiye başkadır, insanların çoğu muallim olabilir ama mürebbi olan çok azdır."

Haydar Bey, Nevzat Hoca'ya:

- Yine kaçmışlar. Bunlara daha önce nasihat ettik. Hiç söz tesir etmiyor. Bu üçüncü oluyor... Dedi. O da sordu:

- Niye kaçıyorlar?

- Bilmiyorum. Serserice bir yaşayış arzuları var.

- Daha önce nasıl bulmuştunuz?

- Bir seferinde garajdan tuttuk getirdik. İkinci kaçtıklarında parkta kanepeler üzerinde uyuya kalmışlar. Sıkıyönetim olduğu için gece sokağa çıkma yasağında devriye gezen asker­ler görüp götürmüşler, daha sonra haber verdiler getirdik. Bu hareketlerinin kendilerine çok ağıra mâl olacağını uzun uzun anlattık. Fakat nafile...

Öbür taraftan üç kafadar bu sefer trene binip kaçmayı kafalarına koymuşlardı. Biletlerini almak için başvurdukla­rında, tecrübeli biletçi bunların durumlarından kaçak olduk­larını anladı. Ve:

- Buraları tekin yer değil; hırsızlar çoktur. Biletlerinizi ve paralarınızı bana verin, tren gelinceye kadar muhafaza ede­yim. Ben sizin babanız yerindeyim deyince, bu makul teklifi kabul edip paralarını ve biletlerini teslim ettiler.

Biletçi gar polisine haber gönderip bu gençlerin kim olduğunu öğrenmesini ve okullarına, yurtlarına haber vermesi­ni istedi.

Polis babacan bir tavırla bunlara yaklaştı ve sohbete başladı. Durumlarını öğrenince hemen ilk fırsatta yurtlarına telefon etti.

Haydar Bey, arabaya atlayıp gara, tren kalkmadan yetişti. Talebeleri alıp yurda hareket etti. Bu sefer iyi bir dayak ata­caktı. Çünkü bunlara nasihatin her türlüsü daha önce yapıl­mıştı. Tam yurda gelince, Müdür Bey'le karşılaştı. Kendisi dövmekten vazgeçti ve durumu arzetti. Müdür Bey:

- Haydar Bey, bana üç tane demir sopa hazırla. Bunların ayaklarını kırayım da bir daha kaçmaya yeltenmesinier. Şimdi ben derse giriyorum onlar da sınıfa gelsin. Sen git, dediğim gibi üç demir sopa getir, dedi.

Haydar Bey, demir sopalar aramaya giderken kendi kendine:

- Allah, Allah! Hey mübarek! Bir sopa yetmiyor mu? Ağaç değil ki kırılsın diye söylenmeye başladı. Sonra da "El­bette vardır bir düşündüğü; hikmetsiz olmasa gerek." dedi.

Daha sonra üç demir çubukla geldi. Müdür Bey de dersini bitirmişti. Bizim üç kafadarın da işleri bitmişti. Ameliyat ka­pısında bekleyen hasta gibi ölüp ölüp dirilmişlerdi. Bunlara dönüp:

- Haydi gelin bakalım, diye çağırdı. Yan odaya geçtiler. Müdür Bey:

-  Haydar Hoca çıkar gömleğini... Ben de çıkarıyorum. Alın oğlum şu demir sopaları ellerinize!.. Bu dayağı biz hak ettik. Eğer biz size güzel örnek olabilseydik, eğer gerçek in­sanlığı ruhlarınıza duyurabilseydik, siz böyle serseriliği arzulamayacaktınız. İşte çıplak vücudumuz istediğiniz kadar vurun dedi.

Odaya girerken yüzlerinde kan ve ayaklarında derman kalmayan ve iki büklüm vaziyetteki talebeler böyle beklen­medik bir şeyle karşılaşınca, perişan bir vaziyette kendilerini yere attılar:

- Bizim ister ayaklarımızı kırın, isterse cehenneme atın fakat ne olur sadece bizi affedin! Diye ağlaya ağlaya yalvar­maya başladılar.

Müdür Bey çok ciddiydi, iç muhasebesini yaptıktan sonra buna karar vermişti. Çocukların tavırlarından iradeli bir dö­nüşü fark edince, ısrardan vazgeçti. Ve bir daha da kaçma hadisesi olmadı.[16]

MUHASEBE ve MURAKABE

Hak Teâlâ şöyle buyurur:

"Biz kıyamet gününe hâs adalet terazileri kuracağız. Artık hiç kimse en ku­rul» bir biçimde haksızlığa uğramayacaktır. İşlenilen amel bir hardal tanesi kadar da olsa onu getirir, tartıya koyarız. Hesabı görücü olarak da biz yeteriz." (Enbiyâ Sûresi: 47).

Hak Teâlâ bu âyetle insanlara vâde verdi ve:

—Bu cihanda herkes kendi hesabına bir göz atsın! diye haberde bulundu. Nitekim bir âyet-i kerîme'de de şöyle buyurmuştur:

"Ey imân edenler! Allah'tan korkun! Herkes yarınki gün için neyi hazırlamış olduğuna baksın." (Haşr Sûresi: 18).

Resûlullah Efendimiz de şöyle buyurmuştur:

Akıllı kişi o kimsedir ki, onun dört saat zamanı vardır:

1       — Bir saat kendisinin hesabına bakar.

2 — Bir saat Hak Teâlâ'ya münâcât kılar.

3      — Bir saat yiyeceğini, içeceğini hazırlar.

4      — Bir saat dünyada işlenmesi mubah amellerde rahat vakit geçirir. Hazret-i Ömer (Allah ondan razı olsun) şöyle buyurmuştur:

—Hesabınız görülmeden önce kendinizi hesaba çekiniz. Hak Teâlâ da şöyle buyurdu:

"Ey İmân edenler! Sabredin. Nefis ve şehvetinizle iyi durusun! Tâ ki, iyiye varmış olsun. Ayağınızı bu dünyada bir yere koyun ve orada sabit kılın. Allah'tan sakının, kurtuluşa ulaşın."

Basiret ehli olan kişiler şöyle demişlerdir:

- Bu dünyada ticarete gelinmiştir. Bu ticaret de nefisle olur. Bu ticari işin kazan­cı cennet ve ziyanı cehennemdir.

Yani kazanç süresiz saadet, ziyam ise süresiz şekavettir. Bu basiret ehli kişiler, ne­fislerini kendilerine ortak yerine koymuşlardır. Nitekim ortaka önce şanlar koşulur, on­dan sonra o şartları gözetirler. Sonra hesaplaşma başlar. Eğer şartlara hıyanetlik görülürse ceza verilir, hiyânet eden kınanır. Ortaklar, nefisleri ile şu altı makamdaki işleri yaparlar:

1   — Müşareket (ortaklık kurmak),

2 — Murakabe! (teftiş etmek).

3 — Muhâsebet (hesaplaşmak),

4  — Muâtebet (azarlamak),

5 — Muâkabet (cezalandırmak),

6   — Mucâhedet (halkını elde etmek İçin savaşmak). Birinci Makam: Müşareket (Nefs ile ortaklık)

Ey sâlih kişi! Sen bil ki, ortaklar mal verseler, bütün belâlarda ve mihnetlerde de

ortaktırlar. Kimi zaman hiyânete rağbet gösterirlerse, birbirlerine hasım (düşman) olur­lar. Tıpkı bunun gibi nefisle de hal böyledir. Ortakla önce şartlaşmak gerektir. Ortağa her zaman kulak tutmak lâzımdır. Ondan sonra onun muhasebesini, hesap işlerini gözetmek gerektir. Nefisler de tıpkı bunun gibidir. Hattâ daha önemlidir. Çünkü bu muamelenin faydası ebedidir. Dünya işlerinin kazancı birkaç günlüktür. Baki kalmayan bir şeyin akıl­lı olan kişilerin yanında değeri yoktur. Hatta bazıları:

- Baki kalan bir kötülük baki kalmayan (geçici olan) hayırdan daha iyidir, demiş­tir.

Yaşanan günlerin her biri bir cevherdir. O cevherden de bir hazine doğar. O cev­heri boşa harcamamak için üzerinde ne kadar hesap - kitap yapılsa yeridir.

Akıllı kişi, o kimsedir ki, hergün sabah namazının ardınca bir saat kadar gönlünü her  işten sıyırmalı, kendi nefsine şöyle demeli:

—Benim ömrümden başka hiç bir malım yoktur. Ömrümden giden her bir nefesin karşılığı da yoktur. Çünkü nefesler Hak Teâlâ'nın bilgisindedîr ve sayılıdır. Elbette' ziyâde olmaz. Vakıa ki, ömür sona erer, ticaret de sona erer. Öyleyse fırsat şimdidir ve vakit dardır. Âhiret ise ebedîdir. Orda kazanç ve ticaret yapmak yoktur. Bugün tevbe ve istiğfar günüdür. Hak Teâlâ ömür verdi. Ecel gelse onun bir zaman için sana mühlet ver­mesini arzu ederdim. Tâ ki, kendi hallerini ha?.ırlayasın. Bu dem, işte sana Hak Teâlâ o mühleti vermiştir. Ey nefs! Sakın bu sermayeyi kaybetme! Belki yarın zaman bulamaz­sın ve hüsrandan başka hiç bir şey baki kalmaz. Bugün öldüğünü farzet. Bir gün sana mühlet verilmesini dilemiştin, o tek günü de sana mühlet olarak verdiler. Ömrünü ve vaktini ziyan edip kendi saadetini kazanmamaktan daha büyük ne ziyanın olur ki?..

Resul (S.A..V.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kulun Önüne kıyamet günü yirmi dört saatin her birini bîr hazine olarak koyarlar. O kul, bir hazînenin kapısını açınca orasını sevaptan nurlarla dolu görür.Bu nurlar o saatte yaptığı İyilik ve sevaplardandır. O kişinin gönlüne o kadar sevinç ve rahatlık dolar ki, bu sevinci cehennem ehline üleştirseler, onlar, cehennem ateşinden habersiz kalırlar. Kulda doğan bu sevinç, bu nurun Allahü Teâlâ'nın ka­tında kabule vesile olunduğunu bildiği içindi. Kul, Hak Teâlâ'nın katında başka bir hazine de açar ki, bu hazineyi kapkaranlık görür. Buradan çok bed, çok pis kokular gelir. Öyle ki, kulun burnunu kötü kokular kaplar. Bu da musibet saatidir. O kulun gönlüne, o kadar korku, utanç, eziklik erişir ki, eğer bu sıkıntıları cennet ehline pay etseler, cennet hepsinin üzerine kapkaranlık olurdu. Kul, başka bir hazineyi açar. Orada ne karanlık, ne de nur görür. Bu, zayi ettiği saatlerdir. O kulun gönlüne, bundan, sonsuz hasret ve heybet erişir ki, sanki büyük bir ülkeyi ve hazineyi ele ge­çirecekken onu boş yere elden kaçıran bîr kişiye benzer. Bütün bir ömrü saat saat o kula gösterilir."

Kul, böylece kendi nefsine şöyle der:

— Ey nefs! Senin önüne konulan bu yirmi dört saatin hiç birisinde sakın gâfil ol­ma! Zira sonra onun hararetine dayanamazsın.

Ulu kişiler şöyle demişlerdir: —Diyelim ki, ahirette senin günahlarını affederler. Ama iyi amellerin sevabının dereceleri senden uzaklaşmaz mı? Sen o derecelerin hasretinde kalmaz mısın?

Ve böylece o kul bütün uzuvlarını nefsine ısmarlayıp, tembihte bulunmalı ve şöyle demeli:

—Dilini korumalısın gözünü korumalısın. Bunun gibi yedi uzvunu, endamını ko­rumalısın. Çünkü: "Cehennemin yedi kapısı vardır!" demelisin. İnceliği, nüktesi senin yedi azana aittir. Çünkü, bu uzuvların her birisiyle cehenneme girilir. O halde bu uzuvla­rın günahları hatırlanmalı. O günahlar için nefs korkutulmalı. Ondan sonra da bugün ya­pabileceği ibâdeti hatırlatılmalı. Onu, o ibâdetleri yapmaya zorlamalı, teşci etmelidir.

Eğer kulun nefsi, bu öğütlere aykırı harekene bulunursa ona ceza verileceği bildirilip onu korkutmalıdır. Nefs her ne kadar serkeş, sözden anlamaz ise de nasihati kabul eder. Riyazet ve tâlim ona tesirli olur. Bunlar da amelden önce gelen hesaplaşmalardır. Nitekim Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Biliniz ki, Allahü Teâlâ kalbinizde olanları bilmektedir, ü halde O'ndan korkunuz." (Bakara Sûresi: 235).

Resul (S.A.V.) de şöyle buyurmuştur:

"Akıllı kişi odur ki, kendi hesabını Ölümden önce görür ve ölümden sonra ne gerekirse onu işler. Önüne her ne i; gelirse düşünür. Eğer yol doğru ise o yolda gi­der, eğer yol doğru değilse ondan kaçınır."

Böylece her sabah vaktinde nefsin bu kadar şanlara ihtiyacı vardır. Fakat doğru yolu tutan bir kimsenin buna ihtiyacı yoktur. Ama onlar da bir yeni amelden, bir hâdiseden uzak kalmasalar gerektir. Bundan ölürü onun da bu şartlara ihtiyacı vardır.[17]

İKİNCİ MAKAM: MURAKABE

Murakabe makamı, nefsi inceleme, onu teftiş etmedir. Murakabenin mânâsı bekçi­lik etmektir. Nitekim malı ortağa ısmarlamalar, ortakla bir anlaşma yapsalar, o antlaşma­dan nasıl gafil olmamak, ona göz - kulak olmak gerekli ise, nefsin de her lâhza gözetil­mesi, teftiş edilmesi gereklidir. Eğer sen bundan gaflete düşersen, o, ya tembelliğinden ya da şehvete düşkünlüğünden kendisinin tabiatı üzerinde olur.

Asıl murakabe odur ki, o kişi ne iş işlerse, gönlüne her ne getirirse hepsini, Allahü Teâlâ'nın bildiğini düşünmelidir. Halk onun ancak dışını görür. Ama Hak Teâlâ, onun hem dışını, hem de içini görür, bilir. Bir kişi bunu bilirse, bu biliş onun kalbine üstün ge­lirse, o kişinin, içi de, dışı da edep, terbiye yolunda olur. Vaktâ ki, Hak Teâlâ'nın zahiri de, bâtını da gördüğüne imân getirmez, o zaman kâfir olur. Eğer imân getirirse, o imana muhalefet etmek büyük saygısızlık veya akılsızlık olur.

Allahü Teâlâ bu yolda şöyle buyurur: "Hak Teâlâ'nın seni her zaman gördüğü­nü bilmez misin?" (Alâk Sûresi: 14). Bir Habeşli, Resûlullah Efendimiz'e: Benim güna­hım çoktur. Tevbe etsem tevbem kabul olunur mu? diye sordu. Resul (S.A.V.) de: Kabul olur! diye buyurdu. Habeşli yine: Günah işlediğim zaman O beni görür mü? diye sordu. Resul (S.A.V.) de: Görür! diye buyurdu. Habeşli, bir nâra savurdu ve hemen düşüp ora­da can verdi. Resul (S.A.V.) yine şöyle buyurmuştur: Hak Teâlâ'ya sanki ü seni görü­yormuş gibi ibadet et! Her ne kadar sen onu görmesen de, O seni görür. Eğer Hak Teâlâ'nın sana gözcü olduğunu bilirsen, bütün hallerde işin doğru, dürüst gider. Nitekim Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Hak Teâlâ her şeye gözcüdür." (Nisa Sûresi: I) Bun­dan ölürü sen, daima müşahede üzere olmalısın. O'nu görmekten uzak kalmamalısın. Müslüman ulularından biri bir müridine. Öteki müridlerinden daha fazla itibarda bulunur­du. Maksadı, öbür müridleri gayrete getirmekti. O kişi, müridlerinin eline birer kuş ver-dî: Bu kuşları ıssız bir yerde öldürünüz! Ama dikkatli olun, sizi hiç kimse görmesin! de­di. Müridlerin hepsi ıssız yerlere gidiler, o kuşları öldürüp gelirdiler. O sevilen mürid ise kuşu diri olarak getirdi. Ulu kişi: Sen bu kuşu niçin Öldürmedin? diye sordu. Mürid: Kimsenin görmeyeceği hiç bir yer bulamadım. Çünkü Hak Teâlâ her yerde hazır ve nazırdı! dedi. Böylece o ulu kişi o müridinin derecesini öteki müridlerine bu misâl ve Ör­nekle bildirmiş oldu. Şunu anlatmak istedi ki: İnsanlar her an Allah tarafından görülür. Kemâl sahibi olmak isteyen insan da her an Allah'ı görmeye çalışmalıdır. Böylece o, başka kimseye iltifat etmez. Vaktâ ki, Züleyha, Hazret-i Yûsuf'a kendisini teslim etme­ğe çağırdı, önce mabudu sandığı pulun örtüsünü örttü. Yûsuf: Sen bir taştan utanırsın da yerleri, gökleri yaratan Hûda'dan utanmaz mısın? O her şeyi görür! dedi.

Abdullah bin Dinar şöyle demiştir:

Hazret-i Ömer bin Hattab'la birlikte Mekke'ye gidiyordum. Çoban olan bir köle dağdan indi. Ömer (Allah ondan razı olsun):

—Bu koyunlardan birisini bana sat! dedi. O köle çoban:

-Ben bir köleyim, kulum, bu koyun benim malım değildir! dedi. Hazret-i Ömer:

-Efendine: "Koyunu kurt aldı!" diye söylersin. O ne bilecek! dedi. Çoban da:

-Efendim bilmezse, Allahü Teâlâ bilmez mi? diye cevap verdi. O zaman Hazret-i Ömer ağladı. Çobana:

-Bana sahibini çağır! dedi.

Kölenin efendisi gelince köleyi satın aldı. Sonra onu âzâd elti. Çobana da:

-       Bu söz seni dünyada âzâd ettirdi. Ahirette de âzâd eyler! dedi.[18]

SIDDIKLARIN ve MÜTTEKİLERİN MURAKABESİ

Ey sâlih kişi! Sen bil kî, murakabe iki türlüdür:

Birincisi: Sıddıkların murâkabesidir ki, onların gönülleri Allahü Teâlâ'nın yüceli­ğine dalmış, gömülmüştür. O'nun heybelinde kırılmıştır. Onlarda artık Allah'tan başka şeylere iltifat kalmaz. Bunlarda murakabe az olur. Çünkü gönlün doğruluğu sabit olduk­tan sonra öteki uzuvlar da gönle uyar. Bütün mubah şeylerden vazgeçer ki, günahlarla uğraşması nerde kalır. Bundan ötürüdür ki, bu gibi kişilerin azasını korumak için tedbire ve çareye ihtiyacı kalmaz. Bu da şöyle olur ki, Resul (S.A.V.) buyurmuştur:

—Bir kimse, sabahleyin bir iyilik gayesiyle kalkarsa, Allah onun bütün dün­ya ve âhiret işerine yetişir.

Kimi kişi olur ki, bu dünyaya dalmış olur. Ona bir söz söylense işitmez. Eğer bir kişi önünden geçse ve hattâ gözünü açsa da geçeni görmez. Abdullah bin Hafîf dedi ki:

—Bana bir haber verdiler ki, Sur şehrinde bir gençle bîr ihtiyar daima murakabe  içindeymişler. Sûr şehrine vardım. İki kişinin yüzlerini Kıble'ye çevirip oturduklarını gördüm. Üç kere selâm verdim. Selâmıma hiç karşılık vermediler. Ben:

—Selâmım Allah içindir. Bana cevap verin! dedim. Genç olan kişi başım döndürdü:

—Ey Hafifin oğlu! Dünya azdır, müddeti kısadır. Bu azlık ve kısalıktan da çok azı kaldı. Bu çok azdan da çok nasib al. Ey İbn-i Hafif, bu dünyada o kadar rahat mısın ki, bizim selâmımızla uğraşıyorsun? dedi ve sonra başını göğsüne eğdi.

Ben ise aç ve susuzdum- Ama her şeyi unuttum. Gönlümü onlar almıştı. Durdum. Öğle ve ikindi namazlarını onlarla birlikte kıldım. Onlara, bana bir nasihat kılın! Bir öğüt verin! dedim. Genç de:

—Ey ibn-i Hafif! dedi. Biz musibet ehliyiz! Bizde Öğüt verecek dil yoktur. Ben üç gün orada kaldım. Ne yedik, ne yattık, ne uyuduk. Ben kendi kendime:

—Bana öğüt vermeleri için onlara andda bulunayım! dedim. O genç başını kaldırdı ve:

—Bir kimsenin sohbetini dile ki, onun yüzünün müşahedesi sana Hak Teâlâ'yı ha­tırlatsın ve Hak Teâlâ'nın heybeti senin kalbine düşsün, sana yapacağın işi diliyle değil, haliyle öğütlesin! dedi.

İşte sıddıkların murakabeleri ve dereceleri budur ki, onların hepsi kendilerini Hak Teâlâ'nın yüceliğine terketmişlerdir. O yücelikte garketmişlerdir.

İkincisi: Bu, âbidlerin ve ashâb-ı yemîn'in murakabesidir. Bu kişiler, o kimseler­dir ki, Hak Teâlâ'nın kendi yaptıklarından haberli olduğunu bilirler. Hak Teâlâ'dan uta­nırlar, haya ederler. Lâkin Hak Teâlâ'nın azamet ve celâlinde henüz bozulmamışlardır. Belki, kendi nefislerinden ve âlemin ahvalinden haberdardırlar. Bunun benzeri şunun gibidir ki, bir kişi tenhada yalnız başına bir iş işlerken yahut çıplakken karşısına bir çocuk çıkıp gelse, çocuktan utanır, kendini bile bile örter. Öncekinin örneği ise şunun gibidir ki, bir pâdişâh^ o kişi bu halde iken çıkıp gelse, bilmeden, pâdişâhın heybetinden birden sıçrar, deli gibi ölür. İşte böyle bir kimse bu derecede olursa, o kişinin bütün hâllerini, hareketlerini mürakebe etmesi, gözden geçirmesi gerektir. Her işlemek istediği işte de, onu işlemezden önce iki görüşü olmalıdır.

Birinci Görüş: Önce hır iş hatırına gelince ona dikkat etmeli. Bu yolda kalbi ne düşünüyor, bunu gözetmelidir. Böylece Hak Teâlâ için olan fikri tamamen işlemelidir. Eğer nefsin arzusu ve hevesi içinse ondan feragat edip Hak Teâlâ'dan utanıp kendisini ayıplamalı, kınamalıdır. Gazaba gelip:

—Ey nefs! demelidir. Neden bunun gibi iş işledin? Neden böyle bir amelde bu­lundun?

Ve sonra o işlerin sonunun, ne cezada olacağını kendisine söyler. Bütün işlerin başlangıcında bu murakabe, o işi gözaltında tutuş, farzdır. Bu murakabe hakkında Resul (S.A.V.) şöyle buyurmuştur:

—Kulun kendi isteğiyle yaptığı her hareketi ve hareketsizliği için onun önü­ne üç defter koyarlar. Biri: Niçin Yaptın? defteridir. İkincisi: Nasıl Yaptın? defteri­dir. Üçüncüsü de: Kimin için yaptın? defteridir. Birinci niçin defterinin mânâsı şu­dur ki, ona sorarlar: "Senin kendine vacip olan şuydu ki, her işi Hak Teâlâ için kıl­malıydın! Niçin şehvete, şeytana uydun? İkinci defter ki, nasıl yaptın defteridir, o da şudur: Her hakkın bir şartı, bir edebi, bir ilmi vardır. Ona sorarlar ki, sen, işlediğîn bu işi ilim şartlarına uygun olarak mı yaptın? Ya da bilgisizliğe uyarak mı onu işledin?

Eğer bu sorudan da selâmetle kurtulup o şartı ilim üzerine kılmışsa, yine ona: "O işi kimin için yaptın?" derler. Yâni: "Hak Teâlâ için yapman gerekti, bu, senin üzerine vacipti. Hem de îhlâs üzerine yapmalıydın. Eğer Hak Teâlâ için yap­mışsan mükâfatını bulursun. Eğer riya ile başkası İçin yapmışsan mükâfatını o kişi­den iste. Eğer dünya için yaptı İsen zaten orada nasibini aldın. Burada sana mükâafat yoktur. Eğer başka bir ey için yapmışsan azaba ve cezaya düşersin!" de­nir.

Çünkü ayet-i kerîmede şöyle buyurulmuştur:

"Bil kî, hâlis din Allah için olan dindir." (Zumer Sûresi: 3)

Hak Teâlâ tarafından yine şöyle buyrulmuştur:

" Allah'dan başka kendisinden istekte bulunduğunuz şeyler ve kimseler de si­zin gibi kullardır." (Araf Sûresi: 194).

Bir kişi bunları bilirse, eğer akıllı İse gönül murakabesinden gafletle olmaz ve on­dan uzaklaşmaz. Asıl olanı ise, kalbe önce gelen hâtıralardan sakınmaktır. Eğer onu koğamazsan, sonra, arzu ve himmet meydana gelir. Ondan sonra da bu arzu ve himmet ka­sıt derecesine erişir. Daha sonra bu işleme kasdı öteki uzuvlara geçer. Resul (S.A.V.) şöyle buyurmuştur:

— Bir işin himmeti (işleme kasdı) zuhur eyleyip ortaya çıkarken Allah'dan korkun!

Ey sâlih kişi! Sen bil ki, hâtıraların hangisi Hak Teâlâ'dandır, hangisi nefsin havasındandır, bunları bilmek müşküldür ve hem de çok aziz bir ilimdir. Bunları bilmeğe kudreti olmayan kişi, daima bir din bilgininin sohbetinde, meclisinde bulunmalı. Böylece tasavvuf ehlinden olmalı. Tâ ki, o bilginin, o din âliminin nurlarından kendisine de ilim, din bilgisi nurları geçsin. Dünyaya bağlı olan âlimden de kaçınmalı ki, şeytan onlara kendi vekâletini vermiştir.

Hak Teâlâ, Davûd aleyhisselâm'a dedi ki:

—Ey Davûd! Şu âlim ki, onun bilgisi şu dünya için kendisini mest etmiştir, ondan soru sorma. Çünkü o seni benim dostluğumdan, benim sevgimden ırak düşü­rür. O türlü âlimler benim kullarımın yollarını kesici eşkıyalardır.

Resul (S.A.V.) yine şöyle buyurdu:

"Allah, şüpheler geldiğinde keskin görüşü olup doğruyu yanlıştan ayıranı, şehvet galebe ettiği zaman kâmil akıl sahibi olarak kendisine hâkim olanı sever. İşte kemâle erişmek bu ikîsindedir."

Çünkü hâlin gerçeği, önce ince eleyip sık dokumakla bilinir. Bundan sonra kâmil akıl şehveti kovar. Bu ikisi biribirinden ayrılamaz. Bir kimsenin şehveti kovmaya aklı ol­mazsa, onun şüpheli şeylerde ince görüşü olamaz. Bundan dolayı Resul (S.A.V.) şöyle buyurmuştur:

—Bir kişi günah işlerse ondan bir akıl gider. O giden aklı da, hiç bir zaman bulamaz.

İkinci Görüş: Bu murakabe, amel, iş vaktinde olan murakabedir. Müridin hali üç çeşit haletten uzak değildir: l. Ya tâat, ibâdet olur, 2.Ve günah olur, 3. Ya da mubah olur.

1.Tâatte murakabe, ihlâsla olmalıdır. Kalb huzuru ile yapılmalıdır. Şartlara da tamimiyle uyulmalıdır. Kendisinde fazilet olan şeyler hiç bir zaman bırakılmamalıdır.

2.Günahlarda murakabe şudur ki, o günahtan utanç, haya duyulmalı, tevbe edil­meli ve kefareti ile uğraşılmalıdır. Bir günahın kefareti, onun karşılığında bir iyilikte bu­lunmaktır.

3.Mubahlarda murakabe ise şudur:'Edepli olmalı, Allahü Teâlâ'nın nimetlerinde, nimeti veren Yüce Allah'ı görmeli ve şöyle bilmeli ki, kendisi her vakit nimet veren Rab-binin huzurundadır. Meselâ otursa, edepli oturmalı. Eğer alacaksa edepli yatmalı. Yanına uzanmalı ve yüzünü Kıble'ye çevirmeli. Eğer yemek yiyorsa düşüncelere dalmalı. Çün­kü bu, üstün bir düşüncedir. Yemekte nice türlü acaip işler vardır ki, onlar düşünülmeli, tefekkür edilmeli. Bu şaşılacak şeyler yemeğin suretinde, renginde, kokusunda, lezzetin­de, biçiminde ve yemeği meydana getiren şeylerin yaratılışındadır.

Ademoğlunun şu uzuvlarına da dikkat et ki, o, bu uzuvlarını yemek yemekle kul­lanır. Parmakları, ağzı ve dişleri bu yolda iş görür. Yemeği yular, mide, ciğer ve sidik kesesi yemekleri kabul ederler. Hazmı, sindirimi kolaylaştırırlar. Sonra, artıklarını dışarı atan kuvvet düşünülmelidir. Bütün bu şeyler, nimet veren Hûda'nın acaip sıfatlarıdır. Bunları ve bunun gibi şeyleri düşünmek büyük bir ibâdettir ve böyle bir ibâdet âlimler, dîn bilginleri derecesidir. Kimi kişiler de vardır ki, bu acaip işleri gördükleri zaman, on­ları yapan Allahü Teâlâ'nın azametinde terâkki gösterirler, O'nun cemâline, celâline ve kemâline dalarlar. Bu da sıddıkların, muvahhitlerin derecesidir.

Kimileri de yemeğe kızgınlık ve iğrenme ile bakarlar: "Keşke yemek yemekle uğraşmasaydık!" derler. Yemeği yerlerken bu yolda düşünürler. Bu derece,zâhidlerin derecesidir. Yine bir takını insanlar vardır ki, yemeğe şehvet nazariyle bakarlar. Bütün düşünceleri, endişeleri sadece yemek yemektir. Ne yolda g u/el, lezzetli ve çok yemek yi­yeceklerini akıllarından geçirirler. Ondan sonrada kimi olur ki, yemeğinin pişmesine, ye­meği pişirene, yemişlere kusur bulurlar. Fakat sunu bilmezler ki, bunlar bütün Allahü Teâlâ'nın san'atı, işidir. Bir işi ayıplamak, o işi yapanı ayıplamak demektir. Bu da gaflet ehlinin derecesidir. Bütün mubahlarda bu derecelerle karşılaşılır.[19]

NEFİS MUHASEBESİ

"Ey îmân edenler! Siz (önce) kendinize bakın, siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar vermez. Hepinizin dö­nüşü Allah'adır. Artık O, yaptıklarınızı size haber verecek­tir." (Maide Suresi: 105).

"Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzurumuza tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?" (Mu'minun Suresi: 115).

"Çünkü: O'nun sağında ve solunda oturan, her davranı­şı yakalayıp tesbit eden iki melek vardır. İnsan hiç bir söz söylemez ki, yanında gözetleyen, dediklerini zabteden (bir melek) hazır bulunmasın." (KM Suresi: 17-18).

"Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz. Ve tartılmadan önce kendinizi tartınız." (Hadîs-i şerif meali).

"İnsanlar amelleri ile bana gelirken siz ise (hayırlı bir amel işlemeden sadece) neseplerinizle gelmiş olmayasınız." (Hadîs-i şerif meali).

Ummandan birer katre olarak yukarıda zikredilen âyet-i kerîme ve hadîs-i şerifler biz Müslümanlara başta kendimizi sık sık hesaba çekmemizi, hasenat ile seyyiâtımızı tartmamızı, fay­da ile zararlarımızı muvâzene etmemizi emrediyor ve bizi de­vamlı bir teyakkuza, intibaha ve âhiret hazırlığına davet ediyor­lar. r Öyle ise bizler, haftada hiç olmazsa bir defa, içinde bulun­duğumuz hâlin muhasebesini yapmalıyız. Acaba biz niçin yaşı­yoruz? Gün geçtikçe âhiret hesabına kârda mıyız zararda mı­yız? Biz niçin bu hizmette bulunuyor ve görünüyoruz? Menfaat elde etmek için mi? Meşhur olmak için mi? Boş olduğumuz için mi? Başka yerde iş bulamadığımız veya başkaları bizi kabul etmediği için mi? Başka bir ise yaramadığımız için mi? Yoksa bunlardan hiç birisi değil de; gençliğimizi ve ömrümüzü İslâm terbiyesi ile, iffet, namus ve itaat dairesinde sarfetmeyi istediği­mizden mi? Ve bu zemin ve imkânın ise en güzel sekliyle bu mübarek evlerde olduğunu gördüğümüzden mi? Yani Yüce Al­lah'ın rızâsı için mi?

Bizim hem okumaktan hem neslin maddî-ma'nevî refah ve saadetine yönelik bir hizmet içerisinde bulunmaktan maksat ve gayemiz Yüce Allah'ın rızâsını kazanmak olmalıdır. Yüce Al­lah'ı memnun etmek özellikle iki şeye bağlıdır: Ne/sin terbiye­si ve neslin ıslâhı. Yani İslâm’ın, terbiye adına getirdiği pren­sipler dahilinde şuurlu ve faziletli bir nesil meydana getirmek. Günümüzde çevremize baktığımızda bu çerçeve dahilinde hare­ket edip kendilerini şuurlu ve faziletli olarak yetiştiren insanla­rın ekserisinin bu nur irfan dairesinde olduğunu görüyoruz. Öy­le ise bizler de fırsat kaçırmadan bu hizmette yerimizi almalıyız. Evet, biz nefsimizi ve neslimizi terbiye ve ıslah ederek şuurlandırmak suretiyle Allah'ın yüce dînine hizmet etmek ve bu vesile ile O'nun hoşnutluğunu kazanmak istiyoruz. Bu ise en güzel bir şekilde bu nur dairesinde gerçekleştiğinden bu hizmette bilerek bulunuyor ve aşkla, şevkle çalışıyoruz. Evet, biz bu anlayışla bu hizmetin içinde yer almışız ve almalıyız.

2-Sen Önce Kendine Bak

Ey nefsim! Sen önce kendi acıklı hâline bak! Her türlü söz, hareket ve davranışlarını dâima âyet ve hadislerin imbiklerin­den geçir. En büyük meşgalen kendi kusurlarını azaltmak ol­sun. Başkalarının ayıp, hata ve kusurlarına bakma. Sen Önce kendi kusurlarını gör. Aksi taktirde kendini unutursun da, kusur ve noksanlarını göremez ve onları telâfi edemezsin. Neticede dâima noksan olur ve devamlı kusurlu kalırsın ve âleme de mudhike ve mazkara olursun. Bir defa şunu kat'iyyetle bilmeli­sin ki, senin başkalarında gördüğün kusur ve noksanlar ekseri­yet itibariyle sende vardırlar. Çünkü, o kusurlar sende olmasay­dı onları arkadaşlarında göremezdin, görsen de onları iyiye yorumlardın. Bunun sırrı şudur ki, kişi etrafına gözlüğünün ren­giyle bakar. Yani kendisi nasılsa, fikri, zihni ve hayali ne ile meşgul ise, etrafını öyle görür. Nitekim kibirli ve gururlu olan kimse çevresini kibirli ve gururlu, mütevazî olan kimse de çev­resini mütevazî olarak görür. Cimri olan çevresini cimri ve tem­bel olan çevresini tembel olarak görür. Cömert olan çevresini cömert, çalışkan olan da çevresini çalışkan olarak görür ve Öy­le kabul eder.

3- Aman Kendine Dikkat Et

Ey nefsim! Maddî-ma'nevî kirlerden ve tehlikelerden şid­detle kaçın, onlardan titizlikle korun, gelecek zarar ve tehlikele­re karşı dâima dikkatli ol! Çevreni kontrol ermeden adımını at­ma ve işin erbabına danışmadan bir işe girişme. Bir mes'eleyi araştırmadan o mes'ele hakkında ileri geri konuşma. Yoksa ba­şına iş açarsın. Her konuşulanı dinleme ve her duyduğunu söyleme. Yoksa başın derde girer. Zararı ve cezası kesin olan mes'elelere karşı tavır koymak şöyle dursun, şüpheli şeylere karşı bile dikkatli ve tedbirli ol. Tâ ne halde, ne de istikbalde başın ağrımasın ve uykuların kaçmasın. Dâima rahat ve huzur­lu olasın.

4- Genişlik Halinde Şükret, Darlık Halinde Sabret

İnsan yaşadığı müddetçe, pek çok devrelerden geçer, muh­telif hallere uğrar ve değişik seviyelerde bulunur. Fakat insan, içtimaî hayatta bulunduğu makama göre değil, bulunduğu ma­kamın hakkını vermekle değer kazanır,

Öyle ise, sen er'likten genelkurmay başkanlığına kadar bü­tün rütbelerde muhatabının seviyesine göre vaziyetini alacak ve o an için gerekli olan hâli takınacaksın. Zîrâ, sen sadece emir veren olamazsın. Bazen emir verdiğin gibi, bazen de emir alır­sın. Öyle ise yerinde pasa, yerinde er, yerinde âmir, yerinde memur olmalısın. Ve bulunduğun hâlin ve seviyenin özelliğini takınmalı ve hakkını vermelisin.

Senin öncü kuvvetlerin veya seni takdim edenlerin olmaya­cak. Hatta sana sergi, masa ve mikrofon hazırlayan da bulun­mayacak. Senin, sana ait eşyayı taşıyan ve senin adına imza atan birisi de olmayacak.

Sen bazen sual etme mevkiinde, bazen cevap verme ma­kamında, bazen de hem sual eden hem de cevap veren durumunda olacaksın.

Meselâ: Bir ziyafet tertip edeceksin, öyle ki; gerekirse bu ziyafetin hazırlanmasında tertipçilik vazifesini sen görmelisin.

İnsanların çağrılmasında çağırma vazifesini sen yapmalısın, ye­meğin hazırlanmasında ahçılık görevini sen üstlenmelisin. Mi­safirlerin istikbal edilip ağırlanmasında teşrifatçılık ve misafir­perverlik vaziyetini sen takınmalısın. Misafirlere bir kısım hak ve hakikatlerin duyurulmasında tebliğ ve irşâd vazifesini sen de­ruhte etmelisin. Gerektiğinde çocukla çocuk, ihtiyarla da ihti­yar olmalısın. Halk içinde onlardan bir fert olarak, âlimlerle oturup kalkmada da onlara karşı anlayışlı bir muhatap ve ünsiyetli bir arkadaş olarak arz-ı endam etmelisin. Gariblerin ve kalbi kırıkların yanında ise garibler ve kalbi kırıklar gibi davran­malısın.

Bütün bunlarda, esas itibariyle senin aslî hüviyetinde bir değişiklik yoktur. Sen hep aynısın; o da, bir âciz, bir zavallı, bir garib ve bir fakir... Ancak bulunduğun hâlin ve yerin durumuna göre o makama münâsip cilvelere ve zahirî tezahürlere mazhar olursun. İşte bu değişik görüntüler bulunduğun hâlin hakkını vermenin ifadesidir. Adetâ bir su gibi... Şartlara göre bazen câmid, bazen mâyı bazen, de buhar olan bir su gibi... Esasen her üç halde de su yine sudur. Sadece aldığı vaziyet değişmiştir. Çünkü; o şartlar dahilinde başka türlüsü olamaz.

Öyle ise, yüksek makamlarda bulunduğunda kendini beğe­nip kibre girmemelisin. Düşük mevkilerde bulunduğunda da mahzun olup ye'se düşmemelisin. Özellikle da'vâ arkadaşlarına karşı hiçbir zaman kaşlarını çatıp yüzünü ekşitmemelisin ve bil­melisin ki, onların sana değil, senin onlara minnet borcun var­dır. Çünkü, seni aralarına tenezzülen almışlar ve lütfen seni ar­kadaşlığa kabul etmişler. Öyle ise haddini bilip şuna-buna darılmamalısın. İtirazvârî neden ve niçinlerle kaderi tenkit et­memelisin. Hem bilmelisin ki, mazhar olduğun kemâlât ve mehaşin hep mevhibedir. İkrâm-ı İlâhî, fazl-ı Rabbani veya imtihan-ı Sübhânîdir ki bakalım şükür mü edeceksin, nankörlük mü edeceksin? Mâruz kaldığın düşük ve sevimsiz vazifeler ise hep meksûbedir. Onlar senin kâbiliyetsizliğine bakar. Yani sa­na verilen istidat çekirdeklerini münasip şartlar altında iyi terbi­ye edemediğinden ve onları güzel yetiştiremediğindendir. Öyle ise, bu gibi vaziyetlerde meydana gelen sevimsiz ve üzücü hal­leri ve hâdiseleri hep kendinden bilmelisin.

Hem bilmelisin ki, senden sana yalnız noksanlık, acizlik ve kusur vardır. Fakat unutma, bütün bu noksan hallerin telâfisi mümkündür. O da kibir ve iddiayı bırakıp tazarrû ve niyazda bulunmaktır. Öyle ise bir elin yukarılarda Hakk'a karşı dua ve niyazda; diğer elin yerde da'vâ arkadaşlarınla istişarede bulun­malısın. Ve yine bilmelisin ki, herkese nasib olmayan bir fazîlet, her iki cihanın huzur ve saadetinin temini ve mâdenidir. Bi­naenaleyh bu iki kanatlı mi'râc ve vasıtaya bin. Mele-i a'lânın sakinlerine doğru yüksel git...[20]

YETER ARTIK, YETER

Bunca senedir gönlünce keyfince yaşadın. Gününü gün et­tin ve şimdi eli boş olarak, ömür sermayesi tükenmiş bir vazi­yette ve hayatın yansını harcamış ve geçirmiş bir durumdasın. Fakat hâlâ gönül eğlencesindesin. Yeter artık.

Defalarca, Yüce Âlemden "Kulum" iltifat ve hitabıyla çağrıldın. Senin bu türlü bir iltifata karşı iki büklüm olmuş vücudun ve ruhunla nefsin hoşuna giden şeylerden istiğna ederek, tozu toprağı göze sürme diye çekeceğine sunardın ve bataklığa sap­lananlar gibi; lehviyyâta daldın ve hâlâ da balıklamasına dalma­ya devam ediyorsun. Boğulup kalmana çok az kaldı. Yeter ar-tik.

Sana cadde-i kübrâ gösterildi. En doğru yola iletildin. O yolun erkânını öğretenlerle hayâlen sohbete kaç defa, ama kaç defa mazhar kılındın. Öyle ki, bazen kendinden geçiyordun. Bir başka âlemle dudak dudağa, göz göze geldiğin, ses tonun­dan da yüz çizgilerinden de belliydi. O âlemle temasa geçince hâlin başka oluyordu. Ciddî bir tevazu ve mahviyyet içinde ken­dinden geçiyordun. Bazen o kadar ileri gidiyordun ki, o sohbe­tin verdiği lezzeti dilini çıkarıp dudaklarını yalamakla ifâde ediyordun. Fakat ne oldu ise bir seneden beri oldu. Kimin na­zarı veya bedduası isabet etti, bilmem. Hayır hayır. Ne nazar, ne de beddua isabeti... Belki en büyük düşmanın olan nefsine ve şeytanına tavız vermen, seni bu hâle getirdi. Öyle ki, artık o sohbetten mahrumsun. O âlemle temasa geçemiyorsun. Ah keşke bununla kalsaydın. Senin hem dünyanı, hem de ukbânı berbat eden ve edecek olan şeytanî âlemin içine girdin.Şâyet henüz girdiğin bu kötü âlemden en yakın bir zamanda yıldırım süratiyla gerisin geriye çıkmayıp takva kalesine girmezsen; bu kötü âlemin uğursuz kapılan senin üzerine kapanıp mıhlanacak ve sen bir daha oradan çıkamayacaksın. Dön geriye, çabucak çık oradan; inad edip durma. Yeter artık.

Ya bu hâle ne diyeceksin? Bu neyin nesidir?! Hayâline ge­lir mi idi hiç, yirmi sene sonra perhizini bozacağın?

Hani gözünün üstünde hiç mi hiç kaşın yoktu? Hani kü­çüklüğünde karşı cinsin, onlardan kaçınıyorsun diye seni kına­mıştı. Hani senelerce bir def acık olsun bakmadın da karşıdakini nerede ise sinirinden çatlatacaktın.  Hani bakmaz ve konuşmaz diye tanınıyordun. Ve hani haram yemez-içmez, fu­zulî gezmez, mâlâyâni konuşmaz diye ün salmıştın. Şimdi ise bak elin yazmaya bile varmıyor. Amma akşama defterin dürülecek ve yarın da hesabın görülecek, merak etme. Ama şimdi ise fırsat kolluyorsun eğlence yerlerine gitmeye, kadınların ses­lerini duymaya, vücut hatlarını görmeye, haramı tatmaya, ha­ramı yemeye ve haramla doymaya... Hayâlen onlarsız yasaya­maz oldun. Ve nerede ise hakkında kader kitabının sebkat edip eşkiyaların defterine kaydolmanla karşı karşıyasın. Gel vazgeç böyle nefsânî, şeytanî ve hayalî vesveselerden. Vazgeç; hem "ne zamana kadar zâilât-ı fâniyeye ihtimam ve bâkiyât-ı dâimeden tegâfül edeceksin", yeter artık.

Hâlâ vicdanın tefessüh etmemiş olacak ki, ettiğin haltların akabinde mahzun oluyor ve için için kan ağlıyorsun. Biliyorum belki de günaha girmektense ölümü tercih ediyorsun. "Rabbim, günaha gireceksem beni ö/dür daha iyi diyorsun ve her günahın arkasında, sende binlerce nedamet ofları ve yüzünde pişmanlık çizgileri beliriyor. Amma buna rağmen yine kötü âdetlerine devam ediyorsun. Yarın bu pişmanlığı da yitirir ve kendini haklı görmeye ve mazeret uydurmaya başlarsın. Ne yapıyorsun ben-î âdem, vazgeç bu sevdadan! Yeter artık!

Mubah şeylerle yetinmelerini, haram şeylerden kaçın­malarını şimdiye kadar binlerce insana, hem de çırpınarak duyurmaya çalıştın. Fakat bu anlattıkların nerede! Sen ne­rede! "Eynesserâ minessüreyya." Senin gibilerinin dudakları­nın ateşten makaslarla kesileceğini daha bu sabah sen söylü­yordun. Şimdi ise bu vaziyetin nedir? Nasıl dayanacaksın bu ateşe? Ve nasıl dayanacaksın seni dinleyen ve tanıyanların nef­ret ve lanetlerine? Ne olursun gel aklını başına al! Şu anlat­tıklarını tatbik et veya yapabildiklerini anlat. Ve illâ yeter artık; Allah'dan utan da, bari dilini kes!

Yahu her şey bir tarafa. Değersiz bir iyilikte bulunduğun kimsenin sana karşı yaptığı en küçük saygısızlığını unutamıyor ve afvedemiyorsun. Ya seni yoktan yaratan, sana ruh veren, seni îmân ve İslâm şerefiyle aziz kılan, sana yüce dostları sevdi­ren, ruhunu ve bedenini en güzel cihazlarla donatan, hem de verdiklerinin birisinin bile olmayışında, yüzlerce noksanlık ve binlerce zarar meydana gelecek olan şu güzel sureti ve sîreti sana veren Yüce Yaratıcı'ya karşı kulluğunu her halükârda ve en ağır şartlar altında bile göstermen lazım gelirken; farzlarını ihmal ve haramlarını irtikab ediyorsun. Yüce Mevlâ'ya karşı böylesine bir saygısızlık ayıp değil de nedir? Ne olursun, aklını başına al da, öyle düşün, inhiraflarda bocalayıp istikâmetten kaçtığın yeter artık!

Ümid ederim; bu senin için bir ders olur. Zaten tutunaca­ğın ve bel bağlayacağın hiçbir amelin kalmadı. Ya yoktu veya olanı sen silip süpürdün ve neticede iflas ettin. Artık dakikaların aleyhinde işliyor. Gel, Ramazan-ı Şerifin şu son gecelerini özellikle Kadir gecesini fırsat bilerek ve feyzinden istifâde ede­rek kendine gelip bir silkiniver. Kendini Yüce Rahman'ın rah­met deryasına atıver. Hem de oradan çıkmamacasına. Orada Rahmetenlil âlemin olan Şerefli Elçi'yi (s.a.v.) ve yüce dostları bulacaksın. Onlardan birisinin eteğine tutunuver. Merak etme, mutlaka sâhil-i selâmete çıkar ve kurtulursun; hem de tertemiz olarak. Belki de hiçbir şey olmamış gibi. Haydi gel; bu kadar direttiğin yeter artık!

Dön Yüce Allah'a Dal rahmet deryasına Tutun O yüce su/tana Ulaş kalbî itminana Ve er; ebedî rıdvâna...

Ve artık, YETER BUNLAR SANA.[21]

 


[1] Kırık Testi

[2] Kırık Testi

[3] Amerika’da Bir Ay

[4] Ali Ulvi Kurucu

[5] Hak Dini Kur’an Dili

[6] Hak Dini Kur’an Dili

[7] İmam Gazali “Kalplerin Keşfi” s:479-480

[8] İmam Gazali “Kalplerin Keşfi” s:479-480

[9] İmam Gazali “Kalplerin Keşfi” s:481

[10] Edebiyat İkliminde Seyahat 2 ,s:67-72

[11] Fasıldan Fasıla 2, s:313

[12] Mesel Denizi, s:156

[13] Mesel Denizi, s:157

[14] Mesel Denizi, s:157

[15] Mesel Denizi, s:158

[16] İbrahim Refik “Hayatın Renkleri” s:154

[17] İmam Gazali “Kimya-yı Saadet”

[18] İmam Gazali “Kimya-yı Saadet”

[19] İmam Gazali “Kimya-yı Saadet”

[20] Vehbi Yıldız “İrfan Ordusu” s:267

[21] Vehbi Yıldız “İrfan Ordusu” s:273

Online bookmaker Romenia bet365